HIKAYELER

ELİF ÖPÜŞEBİLİR

Tülay Ferah

 

Kimi insanlar doğuştan yetenekli olurlar. Elleri her işe yatkındır. Elif de böyle biridir...

Beş yaşında eline renkli kalemler verilmiştir ve yaptığı bir resim özel bir kulübün açtığı yarışmada birincilik kazanmıştır. Ailesi onu bir deha gibi görmüştür ama ödül töreninde annesi, babası, ablası tarafından o denli çok çekip çekiştirilmiştir ki, o günden sonra eline boya almamıştır. Bu durum ilkokula başladığında sorun yaratmıştır. Öğretmeni resim yapmazsa ailesine haber vereceğini söylemiştir. Ama o sorunu hemen çözüp öğretmenini mutlu etmek için resim defterine öğretmenini hayran bıraktıracak resimler yapmıştır.

Elif altı yaşında piyano çalan bir çocuktur... Ona, evi terk edip gittikten bir yıl sonra evlenen babası tarafından bir piyano alınmıştır. Piyano annesinin istemiyle salonun baş köşesine konmuştur. Oysa Elif piyanonun kendi odasına konmasını annesinden rica etmiştir, ama kadın gözlerini açarak kızım sen ne saçmalıyorsun, baban bu piyanoya kaç para verdi senin haberin var mı der gibi bakıp Elif’in ricasını kulak ardı etmiştir. Böylece Elif kendisini hiçbir zaman rahat hissetmediği, dokunulmasına izin verilmeyen yığınla kırılacak eşyanın arasında duran piyanoya darbukadan daha az değer vermiştir, ilk derste değer verilmeyen piyanonun başına geçip notalara "doğru" basmıştır. Öğretmen o gün o denli sinirlenmiştir ki, kapıyı vurup çıkmıştır. Bir hafta sonra öğretmen geç kalmıştır. Anne telaş içinde öğretmeni arayıp buyurgan bir ses tonuyla nerede kaldığını sormuştur. Özgüveni tümden sarsılmış olan öğretmen ısrara dayanamayıp derse gelmiştir. Elif piyanoyla doğmuş gibi tuşlara basmıştır.

iki ay sonra öğretmen:

"Kızınıza öğreteceğim bir şey kalmadı, artık gelmeyeceğim!" demiştir. Elif o günden sonra piyanonun başına geçmemiştir. Piyano evde konuklara gösterilen gösteriş nesnesine dönüşmüştür. Elif’in annesi piyanonun başına geçip, ders alsam ne parçalar çalardım diye iç geçirmiştir. Kimi günler de iç geçirmelerini kızıyla paylaşıp gel anneciğine bir şeyler çal demiştir, ama Elif annesini duymazlıktan gelmiştir. Annesi de kızını iyilik bilmezlikle suçlamıştır.

Elif on iki yaşında regl olmuştur. Donundaki kan beklediği bir şeydir. Kanı görünce bir eczaneden pet alıp gerekli yere koymuştur. Gece yatağında kasıklarındaki ağrı onu rahatsız etmiştir. Yataktan çıkıp bir ağrı kesici yutarak yatağına dönmüştür. Yorganı bacaklarının arasına sıkıştırıp genç kızlığa adım attığını düşünmüştür.

Adım atacağı bir uzaklık gerçeği ilk kez kafasını karıştırmıştır, ilk kez o gece geleceğe, olacaklara, bilinmeyene yelken açıp, yorgun düşmüştür. Sabah asık suratla annesine,

"Günaydın," demiştir.

Annesi sormuştur:

"Neyin var?"

"Dün regl oldum."

"Dün?"

"Evet dün."

"Niye bana söylemedin?"

"Önemli mi?"

"Tabii ki önemli. Özel günlerini benimle paylaşmanı isterim."

"Anne, regl olmak özel bir şey değildir."

"Ben özel diyorsam özeldir!.. Ablan regl olduğu zaman hemen yanıma koşmuştu. Tabii o zaman baban bu evde yaşıyordu. Babanın gidişiyle bu evdeki ciddiyet yok oldu!"

Tartışma kısa sürmüştür.

Elif aptalca şeyler üstüne tartışmayı sevmediğinden, konuyu kısa kesmek için annesini öpüp özür dilemiştir.

Elif on dört yaşında mantı yapan bir çocuktur... Kadınların gözünü korkutan mantı yemeği Elif için çocuk oyuncağı gibi bir şeydir. Çocuk olmasına karşın bebeklerle oynamaktan daha kolaydır. Mantı onun için üç sözcükten ibarettir. Un, su, kıyma. Bu yemeği yapmak için çabalayan annesini seyretmiş, kadının çöküntüye girmek olduğu sezmiş gibi annesini kenara itip yarım saat içinde bir tencere mantıyı hazır etmiştir. O gün annesinin moralini bozup bir annenin nefret ettiği kızına dönüşeceği an, mutfaktan çıkıp o mutfağa da bir daha girmemiştir. O günden sonra da ağzına mantı koymamıştır. Mantı diye bir yemek belleğinin karanlıklarında yok olup gitmiştir.

Okulda nasıl bir öğrenci olduğunu kestirmek güç değildir. O liseyi bitirene değin her yıl takdirname alıp, karnesini annesine uzatmış, annesi de her yıl karneyi eline alınca gözyaşlarına boğulup kızını öpücükleriyle yıkamıştır. Elif de annesine boş gözlerle bakıp başka ne olmasını bekliyordu ki, diye düşünmüştür...

Elif’in ele geçiremediği tek gerçek gelecek olmuştur. Bu konuya bir gençle tanıştığı zaman epeyce akıl yormuştur. Lise diplomasını aldığı zaman o genç için uyuyup uyanmış, giyinmiş, kirpiklerine rimel sürmüştür. O genç için soluk alıp vermiştir. O gençle öpüşmeye bayılmıştır. Genç ondan bir tek şey istemiştir, evlenmek. Elif’in üniversite tutkusunu abartılı bulup ailesinin parasının ikisine de ölünceye dek yeteceğinden söz etmiştir. Elif biricik aşkının evlenme istemini odasındaki kitaplara bakarak düşünmüştür. Raflardaki kitaplara bakıp okumanın para kazanmak için olup olmadığına karar vermeye çalışmıştır. Üniversite sınavına girdiği zaman yüksek puan alacağına, istediği üniversiteye gideceğine adı gibi emindir. Bunlar bildiği şeylerdir. Bunlar gelecekle ilgili olsa da, kolayca yapabileceği sıradan işlerdir. Bunlar için kafa yormaya bile değmez. Sınav öncesi annesine üniversite sınavına girmeyeceğini, âşık olduğu erkekle evleneceğini söylemiştir. Âşık olduğu erkek varsıldır. Yaşamı boyunca para sıkıntısı çekmeyecektir. Annesi gözlerini piyanoya dikip bir erkek için geleceğini çöplüğe atacağını söylemiştir. Bir celsede boşandığı kocası da ona aynı şeyleri söylemiştir. Erkeklerin bir gün aşk kapısından kolayca girdiğini, arkasında ne varsa silip süpürdüğünü anlatmıştır. Elif de geleceğin bilinmediğini söyleyip cepten aşkını arayıp, evlenmeye hazır               olduğunu söylemiştir.

Elif gelinliğini diken modacıya öyle akıllar vermiştir ki, modacı kadın ona iş önerisinde bulunmuştur; ama Elif küçümseyen bir gülümsemeyle öneriyi kabul etmemiştir.

"Çalışmayı düşünseydim üniversite sınavlarına girerdim,"    gibi bir şeyler mırıldanmıştır.

Modacı kadın, düğün günü,   iş önerisinde ciddi olduğunu, düğünden sonra   beklediğini söylemiştir. Elif her ayrıntısında kendi önerisi olan   gelinliğini giyip    geleceğine doğru koşmuştur.

Lüks otellerden birinde nikâh memuruna: " Evet," demiştir. Sevdiği   erkek, "Evet," derken salon yıkılmıştır.

Annesi gözyaşlarını silerken nedense aklına bir türlü çalınamayan piyano gelmiştir. Ardından piyanoyu kızına verip kurtulmayı düşünmüştür. Bu düşünceyle üstünden bir yük kalkmıştır. Yapmayı isteyip yapamadığı şeyleri anımsatan baş belasından sonunda kurtulacaktır. Kurtulma duygusu onda ilk kez kızının evlenerek iyi bir iş yaptığını da düşündürmüştür. Kızı elini öpüp balayına giderken, kızına her zamankinden daha büyük bir coşkuyla sarılmıştır. Elif de bir yere kaybolmadığını, yalnızca evlendiğini söylemiştir.

Elif kocasının kollarında otel odasına girmiştir. Aşkı ona aşk sözcükleri fısıldamıştır. Aşkı onu yatağa yatırmıştır. Soymuştur. Öpmüştür. Okşamıştır. Elif de onu izlemiştir. Elif aşkını şaşkınlıkla izlemiştir. O âna değin her işini kolayca kendi başına yaptığı için, bir erkeğin hem bedeniyle hem ruhuyla bir oyuncakla oynar gibi oynamasından rahatsız olmuştur. Artık aşkı değil de herhangi bir erkek olarak gördüğü kocasına bir yabancı gibi bakmaya başlamıştır. Sormuştur içinden:

" Gelecek bu mu?.. Bir daha kesinlikle kendim olamayacağım. Bunun için mi evlendim?.. Ben okumak istiyorum!"

Elif kocasının şaşkın bakışları altında kot pantolon, bir gömlek giyip oteli terk etmiştir. Bu durum iki aile arasında oldukça büyük duygusal gerilimlere neden olmuştur, ama Elife bir şey olmamıştır. İki ay içinde boşanıp üniversite sınavına gireceği günü düşünmeye başlamıştır. Annesi de piyanoyu yok pahasına satmıştır.

Üniversite son sınıfta okuyan büyük kızı akşam eve gelince piyanoyu sormuştur. Satıldığını duyunca:

"Üniversiteyi bitirince ders alıp çalacaktım," demiştir. Babam bu evden gittiğinden beri  herkes aklına eseni yapıyor!"

Elif üniversiteyi adı gazetelere geçecek bir puanla kazanmıştır. Tek başınadır. Güçlüdür. Bu dünyada yapamayacağı bir şey yoktur. Ama ne zaman aklına seks gelse, bir erkeğin bedeniyle oyuncak gibi oynadığı gelmektedir. Bu durumu çözecek bir donanımı yoktur. Seksle ilgili bir gelecek alacakaranlık kuşağından ona sırıtıp durmaktadır. Elif de sıkıntıyla iç geçirip öpüşmeyi bildiğini düşünmektedir.

 

 

AY  IŞIĞINDA  SAYGILI  MAYMUN

 

     Göğsünde aç gözlü kuşlar gibi uçan madalyaların sesini dinlerken gözleri parladı. Gördüğü saygının ölümsüzleşme zamanı gelmişti. Kendini seyreden sadık yüzlere bakıp, ayaklarındaki çizmelerini gösterdi.
     “ Evet, beyler,” dedi, “ hangi ressam çizmelerimin resmini daha iyi yapar? “
     Yüzler, krallarını eğlendirmek zorunda olan palyaçolar gibi birbirine dolanıp:
      “ Bir varmış, bir yokmuş, “ dediler.
      “ Ben, “ dedi, buyurgan bir sesle,” masal değil de, eline fırça yaraşan bir ressam  istiyorum!.. ”
      Yüzler, verilen buyruğu,  yaşamla ölüm arasında , yeni bir oyun gibi görüp, dışarı çıktılar.
     İçlerinden biri :
     “ Neden biz yapmıyoruz? “ diye sordu.
     Hepsi, zamanı  bile şaşkına çeviren bir ivecenlikle  yok olup, tuvaller, boyalar,  fırçalarla   var oldular. İmgelemlerinde, ana rahmindeki bir cenin gibi  gördükleri çizmenin çevresinde halka oldular... İstedikleri tek şey vardı, çizmenin ressamı olmak!.. Çalışmaya başladılar... Ama, o güne değin, bir daireye kaş göz; çöp kol bacak çizmedikleri için_ insana ve nesneye yabancıydılar_ ortaya çıkan anlamsızlıktan ürktüler.
     İçlerinden biri:
     “ Dokunalım, “ dedi.
     Dokundular; ama varoluş nedenleri olan çizme anlamsız bir imle havada asılı kaldı. Ağızlarından tek sözcük çıktı, “ Ah!.. “
     Yüzlerini görebilseydiniz, dünyanın sonu gelmiş sanırdınız. Yok etme becerisiyle güçlenmiş ellerine şaşkınlıkla baktılar...
     Neler oluyordu?..
     İçlerinden biri:
     “Böyle bakmaya devam mı edeceğiz? “ diye sordu. “ Bir şeyler yapmalıyız!.. “
     Yaptılar da...
      Çizmeyi boyadılar, parlattılar; parlayan çizmede efendilerinin asık suratını gördüler!.. Sesini duydular:
     “ Yaşamı dengeleyecek ölümsüzlüğüme kim engel olmak istiyor!.. “
     Korkuyla sıçradılar. İlk kez korkunun taşkın patlayışı kulaklarında çınladı.
     İçlerinden biri :
     “ Gazetelere ilân verelim,” dedi. “ Bu işi gerçek ressamlar yapmalı. “

     Ay Işığı Kenti’ndeki tüm ressamlar ilânı okudu. Okurken kahkahalarla güldüler. Gülüşün tınısı bittiğinde, ilân da unutulmuştu...
     Yüzler günlerce çizmenin çevresinde, aç susuz oturup, ağlaşarak bir ressamın gelmesini bekledi. Ama gelen olmadı...
     İçlerinden biri, efendisinin ses tonuyla:
     “ Çıkıyoruz bu salondan, “ dedi. “  Ay Işığı Kenti’nin insanlarını hepimiz özledik!..”
     Madalyalar parlatıldı. Madalyaların parıltısı kenti uyutmaz oldu. İnsanlar bilincini yitirme noktasına kadar geldi. Kent ressamları, diş söker gibi tek tek evlerinden alınıp, hücrelerin duvarlarında  eritildi. Her duvar bu istemsiz gebeliğe isyan etti. O isyan anında kentin tüm salyangozları güneşe doğru sırt üstü yatıp, sessizce eridiler. Yine o an, annelerinin karnındaki tüm ceninler, dişleriyle göbek kordonlarını ısırıp, hiçbir zaman duyamayacakları ninnilere, süt tadında gözyaşı döktüler...
     Ve çizme bir sanat yapıtı olma arzusuyla beklerken,  kentin palyaçosu çizmenin resmini yapmayı kabul etti. Sokakları gezip, herkesi sirke davet etti...
     Yaşamın sindirilmiş uğultusu evlerden süzülüp, sirki doldurdu!..    
      Bir çift çizme saygılı yüzler tarafından, tören yürüyüşüyle sahnenin ortasına kondu. Müzik ağır ağır yükseldi. Palyaço, bir elinde kova, diğer elinde fırça, sahneye girdi. Saygılı yüzler, palyaçoyu coşkuyla alkışladılar ama insanlar sessiz kaldı!..
     Palyaço, çizmenin etrafında dönerek, yaşamının gösterisini yapmaya başladı . Ama çocuklar kulaktan kulağa fısıldaşarak, “ Gülmeyeceğiz...Gülmeyeceğiz!.. “ dediler.
     Ve palyaço durdu. Gözleriyle tüm salonu taradı. O an çocukları yaşamın aşkıyla gözbebeklerinin içine çekmeye çabaladı ama çocuklar, palyaçoya öfkeyle bakıp fısıldaştılar, “ Neden?.. Neden bizim palyaçomuz!..”
     Palyaço içinden:
     “ Şimdi,” dedi, “ şimdi istediğimi yapabilirim...Beklediğim an geldi!.. “
     Kovayı kaldırıp, çizmenin üstünde tuttu...
     Müzik yükseldi, yükseldi; soluklar tutuldu; saygılı yüzlerin  mutluluktan damarları şişti;  anneler babalar çocuklarının, çocukluklarını yitirdikleri yüzlerine bakıp, ölümü ellerinden tuttular!..
     Palyaço, kovanın içindeki kırmızı boyayı çizmenin içine boşaltmaya başladı....Boya taştı, taştı; sahne kan kırmızısıydı!..
     Palyaço, kovayı bırakıp, genç bir erkek gibi koşarak sahnenin ucuna kadar geldi. Kollarını iki yana açtı!.. Çocuklar, çocuk sesleriyle bağrışarak palyaçoya doğru koştular... Hep birlikte, el ele çizmenin etrafında dönerek şarkı söylediler... Anneler babalar, en gür sesleriyle şarkıya eşlik ettiler!...

 

 

YAŞAM  KORKU GÜLMECE

 

      Dostum, içki içmeyi sevmezdi. Bir gece,  bana eşlik edip, esrik oldu. O da çoğu esrik gibi konuştukça açıldı, daha sonra da çenesini tutamaz  oldu... Anlattığı bir olayı ağzım açık dinledim... Bin dokuz yüz yetmişli yılların, gençlik söylemine tutkal gibi yapışıp, darmadağın ettiği günlerde, dostum düzenle iş birliği yapıp, evinde sakladığı siyasi bir yakınını ihbar etmiş!..
     Biz gençlikten yaşlılığa bir yaşamı paylaşmıştık. Sevinçler, acılar, özlemler; bunların adı da dostluktu!... Sızmış bedene sön kez bakarken, yirmi yıllık dostluğa da nokta koyup, evimden çıkmıştım!..
     Sokaklarda yürürken, “ anlam “ sözcüğünü düşündüm. Düşündükçe beynim patlayacak gibi oldu. Bu sözcük beni, yıllardır yazdığım öykülerden daha çok yordu! Biten bir dostluğun acısına son vermek için, “ İnsanların susma ve konuşma hakkı vardır, “ diye avunmaya çabalasam da, “ anlam “ sözcüğü, “ SIZ “ ekiyle birleşip dostumla özdeşleşti!..  O an dünyanın en yalnız erkeği bendim. Yaşam da, aşağılık gizlerlerle dolu bir oyun!..
     Kahvaltımı bir pastanede yaptım. Aldığım gazeteleri okudum. Öğleye doğru evime gittim. Evimi boş bulunca sevinçten yüreğim titredi. Pencereleri açıp, yirmi yıllık kokuşmuş dostluğu havalandırdım!..
     Bir ay sonra, telefonda sesini duyunca, almacı yerine koydum. İki ay sonra da bir sergide karşılaştık... O an ne yapacağımızı şaşırdık?.. Şaşkınlığımız kısa sürdü. İkimiz de yerimizden kıpırdamadık. Gitmiştir umuduyla bir kez ondan tarafa baktım. Yerinde duruyordu. Gözlerinde alaycı bir hüzün vardı. Sanki şöyle diyordu, “  Soluk aldığımız süre içinde, yaptıklarımızdan pişmanlık duyacağımız anlar olacaktır. “
    
     Öyküsünü yazdım! Yazarken sevmediğim yemekleri yedim. Sessizliği seven ben, radyonun sesini sonuna kadar açtım. Bıraktığım sigaraya başladım... Yaşamı benimdi artık. Ona her türlü kötülüğü yapabilirdim ama tam tersi oldu!..  Yaşlı, duygusal bir budalaydım! Kabaran öfkemle odalarda dolandım. Küfürler ettim. Adım atamayacak duruma gelince bir koltuğa çöktüm.
     “ Bir insanı yücelterek de aşağılarsınız! “
     Bu tümce o an bana rahat bir soluk aldırdı. Beynim bana şefkat gösterip, bu tümceyi armağan etmişti. Beynime defalarca teşekkür edip, derin bir uykuya daldım.
      Bu olaydan üç ay sonra,  gazetelerde ölüm ilânını okudum. Okurken içimde hiçbir kıpırtı olmadı. Olmadığı gibi garip bir sevinçle rakı içip, sigaramı tüttürdüm. Ondan sonsuza dek kurtulmuştum!.. Zaman nefis bir kaymaydı ve beraberinde her şeyi götürüyordu!..
    
     Ressamın ölümünden bir yıl sonra yazar da öldü. Öykü, yayıncısı  tarafından bulundu ve bir dergide yayınlandı...
     

     Yaşam Korku Gülmece

     
     Şimdiki zaman aptalı:
     Yatak odamın penceresinden yağan yağmuru seyrediyorum...
     Sevgililer yağmur altında el ele tutuşup, şarkılar söylerler...Sanırlar ki, dünyanın her köşesi aşklarını besleyen güvenli bir barınak!.. Mevsimler umurlarında değildir; yağmur da yağabilir karda?.. Güneş istediği kadar kızgın, ay dede istediği kadar romantik; yaşam onlara, “ aşk “ denen bir armağan sunmuştur!.. Ama benim seyircisi olduğum yağmur, geçmişimin gölgelerini imgelemimde acımasızca canlandırıyor!.. Soluksuz kalıp, pencereyi açıyor ve başımı yağmura uzatıyorum. Çıkarttığım ses, sesimden ürküyor!..
     “   Beni bu evden alıp götürürlerken yağmurdan korkmuyordum!.. Şimdi ne olacak? “

     Şimdiki zaman aptallığından bir ayrıntı:
      “ Beni seviyor musun?..”
      Kız arkadaşım olur olmaz anlarda bu soruyu sorup duruyor!.. Onunla birlikteliğim, maskeli baloya istemeden giden  ve bir soru imiyle dans etmek zorunda kalan bir adamın can sıkıntısı... Bu soruyu sormasaydı ona âşık olabilirdim...Ama yaşam insana cömert davranmıyor...Bin türlü tada hazır olsanız da, hep en azını veriyor... İşin gülünç yanı, bu tatları tadabilmek için, sosyal topluluklar oluşturup, acılar çekiyorsunuz?.. Sosyal yaşamın gizini çözen bilim adamlarının ışığında_ her okuduğun kitaba inanma paranoyası_  aşkı da kirleten şeyin düzen olduğunu anlamışsınızdır!..
     Soruyor:
     “  Beni ne kadar seviyorsun?.. “
     Aydınlanmış biri olarak yanıt veriyorsunuz:
     “  Her şeyden çok.  “
     Öfkeden yüzü kararıyor.
     “ Sen kim oluyorsun da, beni şeyleştiriyorsun!.. Bana âşık olduğunu söylemen için devrim mi yapmam gerek?.. “

     Şimdiki zaman korkusu:
     Her an kapım çalınabilir?.. Her an götürülebilirim. Görünmez olamaz mıyım?..
     Yağmur yağıyor!
     Yağmura karışıp yok olsam? Neden olmasın? Öykülerde, şiirlerde oluyor böyle şeyler. Bir öykü tiplemesi olup, yaşamın katı gerçeklerinden kurtulabilsem?.. Aşka gitsem; kollarında  uyuyup,uyansam;  düş kırıklığına boş versem;  sevgimi kadınlarıma haykırsam.

     Korku anlarından bir ayrıntı:
     Kapatıldığım yerde, çıplak bedenim sanrılar içinde çırpınıyor!..
     Kırılan bir kemik sesi duydunuz mu hiç?.. Hani, aç bir köpeğin önüne kemik atarsınız? Köpek de o kemiği ısırır. İşte o ses!.. O sesi bana duyuran bedenim oldu!..
 
     Şimdiki zaman gülmecesi:
      Derime kazınmış, öğretilmiş korkularımla, beş yıl sonra salıverdiler. Arkama bakmadan koşmaya başladım. Güçsüz bacaklarım, rengini yitirmiş tenim, cinselliği neredeyse unutmuş erkekliğim gecenin içinde, evine doğru koştu...
      Koşarken, bir sokak lambasının altında oturan bir kadına çarpıp durdum. Elindeki kuru ekmeği korku içinde, eprimiş paltosunun içine soktu.
      “ Açsan başka kapıya, “ dedi, yaşam kadar tatsız bir sesle.
      Yanına oturup:
       “ Aç değilim, “ dedim. “ Ama burada, tasasız bir uykuya dalmak isterdim. “
       “ Bu ıslak kaldırımda mı? “ diye sordu. “ Hasta olursun. Aynaya bakmıyor musun sen? Bir deri bir kemik kalmışsın?..Beni rahat bırak da karnımı doyurayım. “
       Sordum:
       “ Sen nerede yatıyorsun? “
       Doğal bir sesle:
        “ Şu ilerideki ağacın altında, “ dedi. “ Orada bir bank var. Benden başkası da yatamaz. Bilmiş ol. Hadi git artık. “
       Ben ve o; cinsiyetsiz ama hor görülmüş iki insan sabaha kadar lafladık. Güneş doğduğunda son lokmasını çiğnedi. O son lokmayı yutarken, bir kraliçe duruşuyla gülümsedi.
     “ İlk kez bir ekmekten bu kadar tat aldım, “ dedi. “ Teşekkür ederim. ”

    
Evime gittim... Dingin adımlarla, bir saatliğine ayrılmış gibi?.. Benden çalınan yaşamıma gittim. Evim!.. Bıraktığım kokularla karşıladı beni!..

 

ÖZPORTRE

 

     Benimle aynı yaşta olan ressam dostum:
     “ Fotoğrafları göster artık, “ diyordu.
     Kesin bir tutumla:
     “ Hayır,” diyordum. “ Albümden çıkmayacaklar. Anıların tattırdığı  ergileri tükettim. “
     Gideceğim yerleri biliyordu, karşıma çıktı. Evde olduğum günlerde de telefon edip, soluk aldırmaz oldu.
    Yaşlanmıştım; pencere önünde oturup, oynayan çocukları, işe gidenleri seyretmek; havanın kararmasını beklerken okunan gazeteler, kitaplar; her akşam içtiğim bir kadeh rakı; gecenin içindeyken, artık huzura kavuşmuş ruhuma ninniler söyleyen bir müzik dinlemek, eskisinden daha güzeldi. Yaşamım bu dökümün güvencesindeydi. Ama o, salt yapacağı tabloyu düşünüyordu.
    Yüzüme yalvaran bakışlarla bakıp:
     “ Belki de yaşamımın en güzel tablosunu yapacağım.,” diyordu. “ Bunu içimde duyumsuyorum. Aradığım hüzünlü yüz senin fotoğraflarının arasında.”
    “ Keşke,” diyordum,“ gençliğimde âşık olduğum kadınların fotoğraflarından söz etmeseydim sana...  Neden kendi portreni yapmıyorsun?.. Yüzündeki çizgilerle öyle hüzünlü duruyorsun ki?..”
     Böyle konuştuğum zaman, duyarsızlığım, yaşlı bir keçi olduğum üstüne küfürlü bir söylev çekip, yanımdan ayrılıyor ama ertesi gün sesini duyuruyordu.
    “ Dün söylediklerim için özür dilerim ama nedenini biliyorsun...”
  
    Bu inatlaşma bir yıl kadar sürdü.
    Bir kış akşamı benim evde, aynı konu nedeniyle tartışmaya başladık. Tartışmanın gerilimini  taşıyamayacağımı gören dostum, ” Anlaşıldı,” dedi, “ Bu eve bir hırsız gibi girmekten başka umarım kalmadı!..”
    Dediğini de yaptı...
    Arkadaşlarımla briç oynadığım bir gece başım ağırmaya başladı.  Oyuna kendimi vermeye çabaladım ama hiçbir yararı olmadı. Verdiğim deklereler yanlıştı. Oynadığım elleri de batırdım. Sonunda partnerim isyan etti. Kalkıp evime gittim...
     Kapıyı açtım. Salonun ışığı açıktı. Evden çıkarken ışıkları kapattığımdan emindim. Hırsız mı girmişti?.. Hırsız girdiği evin ışıklarını yakmazdı... Ya açık kalan ışık?.. Hayır açık bırakmamıştım...Henüz bunamamıştım... Yaşlılık ve unutkanlık üstüne  uzunca bir süre inatlaştıktan sonra salonun kapısına yaklaştım. Dostum  kanepede oturuyordu.  O an kan beynime sıçradı!.. Başım döndü. Düşecek gibi oldum. Bir elim bastonumda, diğer elim kapı kolunda, derin derin soluk alıp verip, toparlanmaya çalıştım... Ama gözlerim kırbaç gibi ona kilitlenmişti...
     Albümüm sehpanın üstünde duruyordu. Dostum, albümün hemen yanında duran vazoya yasladığı bir fotoğrafa, eğilerek doğrularak bakıp, kucağındaki defterine ivecenlikle hırsızlığını çiziyordu.
     Onu bir süre izledikten sonra kızgınlığım geçti. Yaşlı, şımarık bir çocuktu. Yılların tozu toprağı içinde paylaştığımız güzellikler ve acılardan oluşmuş dostluğun yanında bir fotoğrafın sözü bile olmazdı. İçimden kıs kıs gülüp, onu korkutmaya, oyununa ortak olmaya karar verdim.  
     Öylesine dalmıştı ki, arkasında durduğumun ayrımına bile varmadı. Ama vazoya yasladığı fotoğrafa bakınca dayanılmaz bir acı duydum. Belleğim ölüm ateşiyle yandı!.. Bastonumu kafasına indirdim!..
    Fotoğrafı alıp, yanına oturdum.
    Sararmış fotoğrafta yandan çekilmiş bir genç kız vardı. Yirmi yaşlarındaydı. Saçlarını ortadan ikiye ayırıp, ensesinde toplamıştı. Gözü yarı kapalı, bir insana ya da nesneye bakmıyordu. İç dünyasına kapanmıştı. Kirpiklerinin ucundaki sarı lekeler gözyaşı gibi duruyordu. Dostumu içimden kutladım. Seçimine diyecek yoktu!..
    Ama birden canlanan anılar?..
    Anılar ellerimin arasında titremeye başladı...
    Alnı genişti. Burun ince ve uzun. Bir alna böylesine uyum sağlayan burun görmemiştim. Zamanın kırmızılığını yok ettiği dudaklarını sımsıkı kapatmıştı. Boynu ise kuğu gibiydi. 
    Merhametsiz anılar!..
    Onu okşamaya başladım. Teninin sıcaklığını, damarlarından akan kanı duyumsadım. Omuzlarından tutup, daha önce hiç yaşamadığım bir tutkuyla, ölüm gibi bir hazla gözlerinin içine baktım. Topuzunu açıp, saçlarını kokladım.
    Yaşıyordum! Yaşıyordum!Yaşıyordum!..
     Gülmeye başladı. Gülüşünün tınısıyla birden sersemledim. O an dünyanın dışın savruldum. Korktum. Savruldukça, karanlık boşlukta, sessiz boşlukta ne yapacağımı bilemedim. Gülmeye devam etti. Fotoğrafı yırttım! Gülmeye devam etti! Beni aşağılayan o sesi duymamak için evimden kaçtım!  

    Sokaklarda yürürken ayaklarım titriyordu. Bastonumu evde unutmuştum. Duvarlara tutundum. Ağaçlara tutundum. Yorgunluktan adım atamayacak duruma gelince bir  duvar dibine çöktüm. Orada, sabaha dek, gençliğimde beni kendine tutsak ettikten sonra kapı dışarı eden kadınla boğuşup durdum!.. Bir kez olsun kendisine dokunmama izin vermemişti! Sahip olamadığım tek kadın için ağlarken güneş doğdu. O an dostumu anımsadım?.. Ona  ne yapmıştım? Ayağa kalkarken, bedenimdeki her kemik sızladı, isyan etti. Ama  anılarla hesaplaşılmıştı. Yüreğimdeki dinginliğin esrikliğiyle evimin yolunu tuttum.
    Evime giderken, içimdeki dirim tutuşmuş, dostuma koşuyordu. Ayaklarına kapanıp özür dileyecektim. Albümümü ona armağan edecektim. Bir tablosunu da ederinin üstünde satın alacaktım.

     Kapıyı açık buldum? Ben mi açık bırakmıştım? Dostum öfkesini kapıyı açık bırakarak mı göstermek istemişti? Ne yaparsa yapsın, başımın üstünde yeri vardı.
     Salon kapısında durdum. Gitmemişti!..
     Paltomun düğmelerini ilikledim. Saçlarıma çeki düzen verdim.
     “ Tek sözcük duymak istemiyorum,” dedim; sesim on an,  bir babanın oğluna  sevgiyle seslenişiydi. “ Albüm senin olsun. Al ve atölyene git. “
     Bir şey söylemedi.
     “ Benimle artık oyun oynama,” dedim. “ İstediğini elde ettin. “
     Yanıt vermedi.
      Yaklaştım; başı göğsüne düşmüştü; kurumuş kandan yüzü görünmüyordu!.. Katılaşmış bedenine sarıldım!...

 

BODRUM’UN DENİZ KABUKLARI

 

    Yaşamımızı ters yüz edecek olayların bir başlangıç ân’ı vardır!..

    Oysa yaşarken, değişim adını verdiğimiz bu inceliklerin ayrımında olmaz,  derinliğimiz kadar yaşarız.  Şöyle ağzımızın suyunu akıtacak bir derinliğe erişmeyi kim istemez değil mi? Sonuçta varolmanın tadına varmak her insanın eline geçen bir şey değildir. Ama her insanın düşünü kurduğu bir ayrıcalıktır. Ben düşünü kurmadığım bu ayrıcalıkla Bodrum’da tanıştım ve iki yıl dolu dizgin yaşadığım aşka güle güle dedim!..

 

     Bodrum!

    “ Bodrum , “ deyince herkesin belleğinde çiçekler açtıran bir imge doğar. Bu imge üç sarmaldan oluşur:

     Aşk, tutku, gülümseme.
     Bodrum’a aşkınızla gitmişseniz sarmal ikiye iner. Tutkulu bir aşk  yaşıyorsanız bire iniverir. Geriye kalan, ‘gülümsemek’ Bodrum’un gerçek imgesidir!.. Bu da nereden çıktı demeyin?  Haklısınız, gülümsemek  yaşamın en kolay eylemidir. Ama, bir aşk bulmak her zaman olası değildir.

     Geçen yaz aşkımla Bodrum’a gittik. Yolda giderken zaman nasıl geçti, ne zaman Bodrum’a ulaştık ne o ne de ben anlayabildik. İnanın neler konuştuğumuzu bile anımsamıyorum. İki kuş arabada cıvıldaşıp durdu. Bavullarımızdaki giysiler yok olmuş,   arabanın içi aşk dizleriyle dolmuştu. Talih, erkeğim ve benim adına öyle bir atış yapmıştı ki, evren bu aşkla ayakta duruyordu. Sanki herkes bizi gösterip: “ İşte onlar,” diyordu. “ Ne zaman sıra bize  gelecek? “
       Otelin önüne arabadan indiğimizde bizi bekleyen arkadaşlarımızla  kucaklaştık Onlar iki gün önce gelmişlerdi. Sarılmalar, öpüşmeler, şakalarla otele girdik. Kaydımızı yaptırdıktan sonra hep birlikte bahçeye indik. Yorgunluk kahvemizi içtikten sonra, mayomuzu giymek üzere odamıza çıktık.

      Yaşanıldığı anda insana  dokunmayan anlar: 
      Erkeğim esneyerek:
     “ Bir yorgunluk kahvesi içsek,” demişti. “ Başım, belim ağırıyor.”
     Yanağına sevecen bir öpücük kondurup, el ele bahçeye girmiştik. Bahçeye girerken, arabayı üç saatten daha fazla kullanmadığını  hiç düşünmeden.
      O uzun yollara artık katlanamadığını, bel ağrısı yaptığını anlatırken, ben söylediklerini aşk dizeleri gibi dinlemiştim.

      Odamıza çıktık. Mayolarını giymek üzere soyunan iki beden birbirini kışkırtıp kucaklaştı. Aşkım sevişirken akrobotlar gibiydi. Başının, belinin ağrısına ne olmuştu bilmiyorum?... Sevişme kısa ve her zaman olduğu gibi onun  başarısıyla sonuçlandı. Yüzümde yarım kalmış haz izlerine bakmayı aklına bile getirmeden kalkıp,  mayosunu giydi. Ben de erkeğini mutlu etmiş bir kadın olarak bikinimi giyip peşine düştüm.
      Mutluyduk!..
      Talih bizim adımıza bir atış yapmıştı!..
      Arkadaşlarımızın yanına gittik. Tenleri bronzlaşmaya başlamıştı. Eh bizim de başımıza gelecek olan  aynı şeydi. Ama biz, İstanbul’a döndüğümüzde, “ Nerede yandınız? “ diye soranlara, “ Bizi aşkımız yaktı,” diyecektik; böyle fısıldaştık. İçimdeki duygular o denli yoğundu ki, düşüncemi sesli olarak da dile getirdim.
      Erkeğim gülerek :
      “  Bu kadın aşk diye kendisini öldürecek,” demişti.
      Sarılıp, kara saçlarına kocaman bir öpücük kondurmuştum.
      “ Aşkımız için ölürüm. “
     Yanıt vermeden, elimden tutup, beni denize doğru koşturmuştu. Bir atlet gibi!..
    
     Deniz, güneş, kum, seks ;  orada, yeni masumiyetler, yeni suçlar biriktirdik!.. Dünyadan  kendimizi soyutlayıp, yüz yüze yaşamanın tadına vardık  Ruhsal gelişme, derinlik kazandık Böyle duyumsadım dokuz gün... Kalabalık bir gurup içinde olsak da, düşüncelerim böyleydi.

     İstanbul’a dönmeden bir gün önce, yirmi kişilik gurubumuzla, Gümüşlük’teki bir restorana balık yemeye gittik...Mezeler seçildi. Herkes oy birliğiyle rakı içmeye karar verdi. Garson rakı servisi yaparken, mezelerin tadına bakmaya başladık.... Karidesler ay çöreği kadar iriydi. Güveçte  mantar soteye hayranlıkla bakıp, Bodrum’da olmanın güzelliklerini konuştuk. İstanbul’un kısırlaştırdığı damak zevkimizin uyanışına kadeh kaldırdık. Rakı şişeleri geldiği an boşaldı. Ülke sorunlarını  entelektüellere yaraşır biçimde çözdükten sonra fıkralara geçtik.
Fıkralar  pornoyla kamçılanırken balıklar geldi. Yaşamında hiç balık yememiş insanlar gibi homurdanarak balıklara saldırdık. Erkeğim tabağını boşaltıp, gözlerini benim balıklarıma dikti. Ah, canım, denizlerdeki bütün balıklar onun olsundu. Tabağımı, onun boş tabağının üstüne koyup,” Lütfen ye,” dedim. “ Ben pek aç değilim. Mezeler  doyurdu beni. “
     Canım balıklarım, kısa bir süre içinde  midesine gitti!.. Balık kokmayan ağzımla yanağına bir öpücük kondurdum O da benim balıklarımın kokusuyla yanaklarımdan öpüp, şarkı söylemeye başladı. Gözlerimin içine bakarak. O an, gözlerini aşkla yanıp tutuşan, ateşten iki  top gibi görmüştüm!..
      Gecenin elleri, elleri oldu. Sırtımda, kalçalarımda, bacaklarımda dolandı. Şarkıları yürek yaktı. Sesi kimselerde yoktu. Alkışlandıkça coştu. Özgün müzikten, Itri’ye kadar süren konserin içinde, beşikte sallanır gibi sallandık; güldük, ağladık.
      Doymuştuk!.. Mutluyduk!.. Âşıktık!..
      Masayı talan edilmiş bir durumda bırakıp kalktık. Deniz kenarında yapılan bir yürüyüşten sonra, lokma yemek için durduk. Plastik kaplara konan lokmalar anında yutuldu. Ben de  neredeyse çiğnemeden yuttum.
     Erkeğim, plastik çatalıyla boş kabıma vurup:
      ” Ne kadar obursun,” dedi.
      Ayaklarımın ucunda duran kaba bakarken, gülümsedim!..
    Herkes derinliği kadar gülümser!
    Otele dönerken, genç bir çocuğun sattığı iri deniz kabuklarından birini alıp, kulağıma yasladım ama bana hiçbir şey söylemedi  

    Otelimize geldik. Herkes kahve içmek istedi. Erkeğim de onlara katıldı. Ben, benimle konuşmayan deniz kabuğumla odama çıktım. Duş alırken, aynadaki görüntüme baktım; Bodrum’un gerçek imgesi olan gülümseme, ikinci BEN’im gibi dudaklarıma yapışmıştı!.. O görüntüyü, o gülümsemeyi öldürmeyi nasıl da istedim!..

   
Giyinip otelden ayrıldım. Bir elimde bavulum, diğerinde deniz kabuğu. Arabaya bindiğimde tek istemim vardı, deniz kabuğunun İstanbul’da konuşması. Konuştu da... Ermiş bir deniz kabuğu olmalıydı?..Birlikte, bir aşk için kahkahalar attık!..

GERI>>>