Kırmızı Erik
Kırmızı Erik'teki bireyler, genellikle boşlukta yuvarlanan, tutunacak bir dal arayan, ancak erkeklerin varlığıyla ayakta kalan zayıf kadınlardır. Onlardan alacakları, onlara verecekleri şeylere göre düzenlerler durumlarını. Ama bağımsız, iradeleri güçlü kadınlar da vardır ve o kadınlar bir şeyi yapmak istiyorlarsa hiç duraksamadan gerçekleştirirler, amaçlarına ulaşırlar, açlıklarının bir parçasını giderirler geçici olarak.
MUZAFFER BUYRUKÇU
Soyutla somutun birleştiği noktadan doğan tuhaf, çarpıcı, hatta şaşırtıcı kitap adları vardır. Ben de üçüncü kitabıma 'Korkunun Parmakları' adını koymuştum. İçindeki öykülerin hepsi korku tarafından sıkıştırılan, korkunun tutsak ettiği kişilerin ruhlarındaki gelgitler üzerinde kurulmuştur. Yalnız öykülere temel olan o korkuların filmlerde izlediğimiz kan dondurucu, tüylerimizi dikenleştirici yapay korkularla bir ilişkisi yoktur. Uzun yıllar önce yazdıklarıyla dikkatleri çeken ama sonra edebiyat alanında aradıklarını bulamayanların hayal kırıklığı ve küskünlüğüyle adını belleklerden silmek istiyormuş gibi ortadan kaybolan Tülay Ferah, bu kez Kırmızı Erik romanıyla çıktı okurun karşısına. Nedir Kırmızı Erik? Bir deyim mi? Bir nesne mi, bir yaşam biçimi mi? Bireyleri aynı anda hem kendi hem de başkalarının dünyalarına, oralardaki şölenleri, felaketleri yaşaması için ışınlayan kocaman bir güç mü? Sorularım yanıtsız kaldı. Ama şöyle bir tahminde bulundum: Yapıttaki durumların her yanında gezinen, gezinirken yazgılarının örnekleriyle karşılaşan kimselere yardım elini uzatan Tanrısal bir varlığın görünüşü... Ya da hiçbiri değil de Tülay Ferah'ın çözülmesini istemediği bir bilmecenin anahtarı...
Kırmızı Erik, doktor Nurcan'ın "Ölümü konuşacak zamanım var" sözleriyle başlıyor. Onu sabırla, sıkılarak, öfkelenerek, alay ederek dinleyen çok yakın arkadaşı ve Kırmızı Erik'te olanı biteni kılı kırk yaran bir dikkatle anlatan, yaşadıklarıyla yetinmeyip uydurduğu fantezilere sığınan, o fantezilerden de beslenen Çınla, aydın geçinen yazarlığa özenen, zaman zaman da birtakım gerçek ve gerçek dışı öyküler tasarlayan, tasarladıklarını yapıta dönüştürmeye çalışan ama bir türlü bu amacına ulaşamayan genç bir kadındır. Özer adlı eski bir devrimciyle evlidir. Nurcan'ı dinlerken onun "Tek bir varlıkta çoğalmak istediği" izlenimini ediniyor. O kişi, pek çok kadının birlikte olmak için fırsat kolladığı ama bir yandan da korktuğu bir şairdir. Sanatı, yeteneği, karakteri, erkekliği övülen bu efsane adam, iri yarı, balinayı andıran biridir. Kabadır, kadınlara karşı serttir, gaddardır, kırıcıdır, bencildir. Üç yıl bir evi ve yatağı onunla bölüşen Nurcan'ı hiç yoktan kovmuştur. Nurcan, Arman'ı, Arman'la üretip tükettiklerini, ilişkilerine kattığı ya da çıkarıp attıklarını sergiler. O sergileme olgusunun içinde geçmişe özlem duyuran güzellikler, unutulmayan anlar ve öyküler vardır, birlikteliklerinde yanlışlar, doğrular, davranışlardan yansıyan eksiler, artılar vardır. Hep konuşur Nurcan... çünkü âşık ve hakarete uğrayan, yüreği, onuru yaralanan insan hep konuşur da ondan. Diyecekleri tükenene kadar, söz konusu olan şey ya da sorunlar varlığını terk edinceye kadar ağzı kapanmaz. İşte bu sırada Çınla'nın eşi Özer telefon eder: Birinci telefonda geç kalacağını, ikinci telefonda ise Ankara'ya gitmek zorunda olduğunu belirtir. Nurcan o gece Çınla'nın evinde yatar.
Sığınma duygusu
Çınla'nın ailesi zengindir. Annesi Günay Hanım, aklına eseni yapan, sadece kendini düşünen ayrıca beğendiği, acıdığı genç erkeklere ilgi gösteren, onları evinde barındıran tuhaf bir kadındır. Kocasını tavla oyununda gece gündüz yenen -belki de bu yenme yenilme kavramlarının kendisine sunduğu hazlara gereksinim duymaktadır- Turgut adlı işsiz güçsüz biriyle her an bir aradadır. Bu üçlü ilişkiden, annesinin bu acayip tutumundan, kişiliksiz Turgut'tan, Turgut'un her an yanıbaşında durmasından rahatsız olmayan, tepki göstermeyen babasından nefret eden Çınla, o ortamdan kaçmak, kendi yaşamını kurmak için Özer'le evlenir. Sığınmayı çağrıştıran bir duyguyla bağlanır Özer'e, bütünleşir Özer'le. "Onsuz bir yaşamda yokum. Onunla mutluluk ve mutsuzluk oyunu oynamaktan hoşnutum." Çınla'nın hem beğendiği hem de eleştirdiği bir arkadaşı vardır: Soner... Ressamdır. Salvador Dali hayranıdır. onun gibi gerçeküstü öğelerle donatılmış resimler yapmak istemektedir ama bu isteğini beyninde taşır, bir türlü, okurun bilmediği nedenlerden ötürü- yaşama geçiremez, geçiremeyince de beceriksiz her sanatçı gibi bunalıma girer, çeşitli mekânlar, çeşitli ilişkiler arasında sarhoş, ayık, umutsuz bir halde gezinir, Çınla'nın yüreklendirmeleriyle kötümserliği azalır. Çınla, özgür, annesi gibi dilediğini yapan, zaman zaman da evliliğinin kurallarını, ahlaki yönünü, kendisine yüklediği sorumlulukları unutan bir kadındır. Romanın bazı bölümlerinde onun cinsel kaçamaklarına tanık olur okur. Söz gelimi, Soner'in verdiği bir partide tanıştığı bir zenciyle ilkin dans eder, dans ederken öpüşür, dayanamayacak hale gelince 'ıslanır' ve odalardan birinde sevişmeye koyulur. Oral seksle doyuma ulaşır ama sanki hiçbir şey olmamış, evliliğinin kutsallığını çiğnememiş adına 'aldatma, ihanet' denilen edim çok doğal, çok olağan bir şeymiş gibi evine döndüğünde uyuyan kocasının yanına uzanır. Rahattır, huzurludur, hiç vicdan azabı çekmez, hiç kendini sorgulamaz. Pişmanlıkları, korkuları, kaygıları yoktur. Duyarlığını, insani değerlerini yitirmiştir sanki. Bir robot gibi davranır. Sanatçıların, sanatçılara yakın olanların içkiyi, tartışmayı, sevişmeyi, anlık çılgınlıkları öne aldıkları toplantılarda herkes, canının çektiğiyle sarmaş dolaştır, ilişkilerindeki çeşitliliği çoğaltmak için çırpınır durur; bedensel hazları, tensel hazları bütün hazların üstüne koymaya çalışır. Ve bu, sınırsız özgürlüklerin dünya nimetlerini harekete geçirdiği durumları, boyuna tekrarlama ortamını hazırlar. İşte bu gibi toplantılarda hiçbir edim ayıplanmadığından, hiçbir şey kınanmadığından, en uç, en aykırı davranış kabul gördüğünden Çınla da ihanetine 'ihanet gözüyle bakmamakta, başkasıyla yatıp kalkmayı ekmek yemek gibi, su içmek gibi doğal karşılamaktadır.
Nurcan, kendisini eşyalarıyla birlikte sokağa atan Arman'la son bir kez görüşmek, son bir kez konuşmak üzere Çınla'yla birlikte karlı bir günde, epey uzakta oturan şairin evine giderler. Nurcan, Çınla'nın bahçede beklemesini, sorunu tek başına çözeceğini söyler. Ama bir süre sonra Arman çağırır onu, çay içirtir. O sırada Nurcan banyodadır. Ortalıktaki gerilimin şiddeti Çınla'yı tedirgin eder ve Nurcan banyodan çıkar çıkmaz, odadan uzaklaşır. Çınla arkasından koşar ama onu kızdıran ve kaçırtan nedenleri öğrenemez. Taksiye binerken bol bol sövüyor Nurcan. Ve kendisine acı çektiren adamın gezip yürüdüğü yerde barınamayacağnı anlayınca, memleketine, Erzurum'a döner. Tülay Ferah'ın bu saptaması doğrudur. Kadınlar da, erkekler de kocalarından, sevgililerinden ayrılmışlarsa hemen o mekânlardan, yörelerden uzaklaşma olanakları ararlar ve çoğu da uzaklaşır, acılarının dinmesi, eriyip gitmesi için uğraşır.
Beklenmeyen sürprizler
Çınla, arkadaşı Nurcan'ı canından bezdiren nedenleri öğrenmek, onu daha yakından tanımak, Nurcan'ın tanımlarıyla gerçeğinin hangi noktalarda benzeşip hangi noktalarda ayrıldıklarını gözlemek ereğiyle Arman'ın evine gider. Arman soğuk karşılar. Çınla da sağlıklı hiçbir şey öğrenemeden ayrılır oradan. Başka bir gün gene kapısını çalar. Bu kez içtenlikle karşılar kendisini Arman. Uzun oturur, az konuşurlar; şarap içerler, gevşerler, cesaretleri artar. Öpüşürler. Bu, ilişkilerinde büyük bir atılımdır ve Çınla, ''Arman artık benimdir'' der. Nurcan'ı yaralayan adamı yaşamının en yüksek tepesine kondurur.
Turgut ansızın ölür ve birbirlerine yabancı pencerelerden bakan Günay Hanım'la Çınla cenazede buluşurlar. Annesi ölüyü işaret ederek ''Bir kere babana yenilseydi de öyle ölseydi'' sözlerini mırıldanır öfkeyle. Çınla, cenazeyle pek ilgilenmez, yüzüne üzüntü maskesi takan sahtekârları eleştirir, orada bulunanları alaycı gülümsemesiyle yerin dibine batırır. Günay Hanım, kızının bu saygısızlığına kızar, azarlar.
Derken Çınla'nın çevresindeki olaylar hızlanır, başka kimliklere bürünür.
Nurcan evlenir.
Turgut'un ölerek ilişkilerinde ve evlerinde bıraktığı boşluğu Günay Hanım, Soner'le doldurur. Yakınmadan, disiplinli bir biçimde çalışsın, hayalindeki resmi, resimleri yaratsın diye odalardan birini atölye haline çevirir ve Soner, karı-kocanın yaşamlarına karışır.
Bir gün Günay Hanım ölür. Bu ölüme Çınla değil, Soner üzülür evdeki saltanatı sona ereceği için.
İçkili, eğlentili partiler, rezaletler, sevişmeler, sarhoşluklar sürer gider.
Umulmayan, beklenilmeyen sürprizler okurun ilgi alanını genişletir. Bu sürprizlerden biri de Çınla'nın cinsellikle karışık bir nefret duyduğu Arman'la evlenmesidir.
Kırmızı Erik'te Tülay Ferah, her şeye dışardan bakan, her kişiye mizacına, yeteneğine, konumuna göre görev veren ve onları bağışladığı yaşamın her katmanında dolaştıran, mutluluk, mutsuzluk üreten kaynaklara uğratan klasik bir yazarın yolundan gitmemiş, anlatma sorununu romanın kıyısında, köşesinde olan bitenleri; kıpırtıları, devinimleri, ilişkilerdeki yükseliş ve alçalışları, olaylardaki derinlikleri, sığlıkları... ve bunlara kendi duygularını, düşüncelerini, kıstırıldığı aralıkları, izlenimlerindeki canlılıkları ekler. Çevresindeki kişilerin bedenlerinde, ruhlarında başgösteren bozuklukları, oraları yangın yerine çeviren ateşleri kurcalar, ateşlerin uçlarında patlayan tomurcuklardan fışkıran filizleri bir çiçek gibi işler. Mutlulukları, mutsuzlukları doğuran nedenlere eğilir.
Boşlukta yuvarlanan kadınlar
Kırmızı Erik'teki bireyler, genellikle boşlukta yuvarlanan, tutunacak bir dal arayan, ancak erkeklerin varlığıyla ayakta kalan zayıf kadınlardır. Onlardan alacakları, onlara verecekleri şeylere göre düzenlerler durumlarını. Ama bağımsız, iradeleri güçlü kadınlar da vardır ve o kadınlar bir şeyi yapmak istiyorlarsa hiç duraksamadan gerçekleştirirler, amaçlarına ulaşırlar, açlıklarının bir parçasını giderirler geçici olarak.
Kırmızı Erik'te yedi sekiz kişi vardır ama roman Çınla'nın başından geçenleri, serüvenlerini, kişiliğindeki açmazları, onunla aynı özellikleri paylaşan okurlara iletmek, sorunlarda ve yaşamın bazı bölümlerinde bütünleşmek için kurulmuş gibidir. Çınla'nın, ''Benim bu dünyada bir yerim olmalı. O yeri bulabilsem mutluluk mutsuzluk üstüne tek sözcük etmeyeceğim'' demesi, onun ve ötekilerin nereye doğru yürümek istediklerini açıklar. Bu sözler Kırmızı Erik'in ana temasıdır.
Tülay Ferah, romandaki kişilerin, Çınla'nın aşklarını, kaprislerini, sıkıntılarını, aşırılıklarını, edimlerini destekleyen, itiraz etmeden onaylayan uydular olduklarını koymuş ortaya. Evet, her şey Çınla'nın egemenliğindedir, o yönetir, yönlendirir, parmaklarında oynatır bireyleri, durumları.
Kırmızı Erik'teki anlatım, olayları, görüntüleri, hayalleri, resimleri, satırlar arasında görünmeyen enstrümanlarla çalınan müzikleri, portreleri, tipleri kapsayan bir potpuridir. Kırık, kısa tümcelerden oluşmuştur bu anlatım, kısa, kırık tümcelere yerleştirilen saptamalarla, gözlemlerle, pırıl pırıl bir Türkçeyle güçlendirilmiştir. Tülay Ferah bu anlatıma, ayrıca hüzünleri, alayları, başkaldırmaları, duyguları, düşünceleri, çağrışımları, imgeleri yedirerek zenginleştirmiştir. Kimilerinin bayıldığı, kullanırken sevinçten çıldırdığı eski sözcüklere, eski deyimlere, deyişlere, eski benzetmelere yer vermemiştir. Arındırılmış bir dildir onun dili.
|