SÖYLEŞİLER

Okurunu uçurmaya çalışan bir yazar

Tülay Ferah

Tülay Ferah, "Sinek Olmak Zor Şey" ve "Sıcak"adlı kitaplarıyla dikkatleri çekmiş bir yazar. Bu iki kitabından sonra uzun süre sesi soluğu çıkmadı. Bir yıl içinde ise üç romanla yeniden okur önüne çıktı. Tülay Ferah'ı ve kitaplarını tanıtmaya çalıştık bu sayımızda.

İSMET KEMAL KARADAYI


Tülay Ferah'ı, son üç romanı, Kırmızı Erik, Erkek, Mayo mu Osmanlı mı ve Türk Dili Dergisi'nde yayımladığı şiirli denemeleriyle tanıyorum. Romanları ve denemeleriyle değişik tatlar veren, çağdaş, yenilikçi ve uzlaşmaz bir yazarımız.
Tülay Ferah'ın, romanları için yazılmış tanıtım ve eliştiri yazılarından birkaç alıntı:
Sami Karaören:
"Okuyun Tülay Ferah'ın, "Kırmızı Erik"ini. Çok seveceksiniz. Bildiğimiz, alıştığımız romanlardan değil. Apayrı, başka bir roman.
Kurgusu, işlenişi, geliştirilişi sonuna değin ilginç. Meraklı bir roman. Sonuna değin eleştiriyor, yeriyor, canını çıkarıyor, alay ediyor ama saygısızlık değil. İnce, yetenekli ve çağdaş kültürle donanık. Gülüyor, güldürüyor, yaşamın türlü çeşitli yönlerini küçük dokunuşlarla sergiliyor. Bilinçsiz bir tümce yok. Gereksiz bir sözcük yok. Her sözcük, her şaka, her 'espri' yerli yerinde. Özleşen Türkçemizi yerli yerine oturtmuş."
Muzaffer Uyguner:
"Attilâ İlhan, Sultan Galiyef adlı kitabının bir yerinde sunu şöylemiş: 'Cinsel zevk, yalnız aileden değil aşktan bile koparılıyor.'
Tülay Ferah'ın, 'Erkek' adlı romanını okurken ve okuduktan sonra bir erkeğin gerçek aşkı aradığı halde cinsel zevkleri yüzünden bulamadığını anlıyoruz. Romanda cinsellik yanında evlilik de söz konusudur; ama aşkı bulamamak durumu vardır...
Tülay Ferah'ın, Cengiz'in yaşantısı odağında bazı erkeklerin nasıl bir yaşam içinde olduklarını, evliliklerinin bile bir zaman sonra sona erdiğini kendine özgü bir kurgu ile ortaya koymuştur.
'Erkek' romanı gerçek olmayan erkekliğin yergisidir diyebilirim."
Muzaffer Buyrukçu:
"Kırmızı Erik'teki anlatım, olayları, görüntüleri, hayalleri, resimleri, satırlar arasında görünmeyen enstrümanlarla çalınan müzikleri, portreleri, tipleri kapsayan bir potpuridir. Kırık, kısa tümcelerden oluşmuştur bu anlatım. Kısa, kırık tümcelere yerleştirilen saptamalarla, gözlemlerle, pırıl pırıl bir Türkçeyle güçlendirmiştir."
Celâl Hafifbilek:
"Erkek'i bir yerde anti-roman diye de tanımlayabiliriz. Okuru istediği yerde rahatsız etmesini çok iyi biliyor. Sinsice bir yazış tarzı var. Okuru avucunun içine alıyor, istediği yöne çekiyor. Eski deyimle tam bir takiye ustası. Şaşırdığım yanlarından biri de bu. Dile gelince; temiz, akıcı bir anlatım. Türkçeyi o denli güzel kullanıyor ki, dilinizi bir kez daha size sevdiriyor. Sözcük seçimi için sanki yıllarca uğraşmış gibi. Hani şiirde sözcük ekonomisi dediğimizin romanda en iyi kullanılışına nefis bir örnek. Boşuna edilmiş bir sözcük yok."
Ömer Türkeş:
"Aşk, sevgi ve cinsellik temalı çok sayıda roman yazıldı 2000 yılında. Mesela Tülay Ferah'ın her iki romanı da bu türde. Kırmızı Erik, bir kadının, Erkek'te ise -adı üstünde- bir erkeğin duygusal ve cinsel dünyasına bakıyor yazar. Ama, bir türlü halledemedikleri aşkları ve cinsellikleriyle kadın da erkek de yakınlaşamıyor okuyucuya."
- Şimdi, söyleşiye başlayabiliriz... Yeni romanının adı, "Mayo mu Osmanlı mı". Nereden çıktı bu? Romanını, seninle uçmaya hazır okura neden adadın?
- Mayodan, Osmanlı'dan...
Mayo sözcüğünü, Batı anlamında kullandım. Osmanlı'yı ise kendi anlamında. Doğu, Batı ve biz. İki sözcük arasında kalan, 'Biz' bana her zaman dramatik gelmiştir. Bu sözcük, gelenek ve modernlik ilişkilerinde hep sınıfta kalmıştır. Romanım bu sınıfta kalmışlığın nedenlerini irdeliyor. Sürekli geçmişimizde gezinip duruyoruz. Ama bu gezintiyi yaparken atladığımız bir nokta var, saf bir hayranlıkla izediğimiz Batı'yı kafamızda doğru bir yere koyamamak. Koyamadığımız için de, geçmişimizi -bugün- anımsadığımızda yüreklerimiz acıyla doluyor. Ve ne kadar uzağa gidersek gidelim sanki aynı başlangıç noktasına varıyormuşuz duygusu içindeyiz. Sanırım salt bu duygu nedeniyle yazdım.
Uçmaya gelince, roman 1909 yılında geçiyor. İkinci Meşrutiyet ilan edileli bir yıl olmuş. Dünyaca ünlü yazarları bu yıla uçururken ben çok eğlendim. Çok da güldüm. İstedim ki, okurlarım da bu eğenceye katılsın ama uçmak koşuluyla!..
- İyi de, Pera Palas'ta bir araya gelen Hüseyin Rahmi Gürpınar, Mihri Hanım, Halide Edib Adıvar, Sevgi Soysal, George Sand, Simone de Beauvoir, Virginia Woolf gibi roman tiplemelerine dönüşen bu adlar bize ne gibi çağrışımlar getiriyor?.. Ve sen bunlarla kimleri vuruyor, neleri vurguluyorsun?
- Kimseyi vurmuyorum...
Vurgulamak istediğim ise çok şey var. Olmasaydı bu romanı yazmazdım değil mi?.. Göze batan, hayranlık
duyduğumuz entelektüel kesime bir hınç falan duymuyorum ama bazı sıradan duygularım var... Bu sınıf yabancı dil olgusuna körü körüne bağlıdır. Öğrenimini yabancı bir ülkede yapmış olma olgusuna da bağlıdır. Ama ülkesinde kendi kendinin ve herkesin mutlak eğitmenidir. Değerlerinin bilinmediğinden şikâyet edip dururlar. İşte duyumsadıkları bu iç sürgünlüğün karşılığını alamamanın nedenlerini içinde yaşadıkları topluma yüklerler. Bağımsızlıklarını ilan etmek için, ekonomik ve siyasal ortamı ön plana çıkartıp, kültürel gerçekliği ne yazık ki göz ardı ederler.
- Etsinler bakalım... Özellikle, "Kırmızı Erik" ve "Erkek" adlı romanlarında dikkat çeken bir erotizm var. Bu erotik değiniler, yaşanmışlıktan mı, gözlemler birikiminden mi, imgelerden mi geliyor?.. Aklına hiçbiri gelmiyorsa yüreğinle düşün, ona göre yanıtını ver.
- Hafif bir rüzgâr mı çıktı?..
Erotizm ve ben?.. Her iki romanımda da değindiğin gibi yoğun bir erotizm var. Neden olmasın? Sonra erotizmi romanlarımdaki kahramanlarım istiyor. İstiyorlarsa ben ne yapabilirim ki?.. Erotik cinsellik de kader değil gerçektir. Bir yazarın ve ülkesinin entelektüel topoğrafyasına da zarar vermez sanırım... Bu arada karaciğerime kadar da kızardığımı itiraf edeyim... Şimdi aklıma geldi, erotizm, kaba cinsellik karikatürüne darbe yapan bir sözcük olmasın?.. Sen de bilirsin ki, hiçbir şey kendiliğinden olmaz.
Yeterince sözcük oyunu yaptığımın ayrımındayım. Yaşanmışlık?.. Ben bugüne değin -bir öykü dışında- yaşadığım şeyleri yazmadım. Yaşanılan şeylerin yazılması, sizi bir biçimde var eden insanlara karşı suç işlemektir. Bu düşünceme inancımı bir kez zedeledim, bir daha da yapacağımı sanmıyorum. Ben yaşamın imgesini yazıyorum. Bu da bana yetiyor.
- Böyle romanların yazarını, okuyucu, biraz da özel, gizli, değişik yanlarıyla tanısınlar diye sana dönüyorum. Hani bir gün, "Hangi gezegendensin?" diye sormuştum. Yanıtın, "Klonlanmış dünya," olmuştu. Devam etmiştim, "Ya son sevgilin?" Bu soruya yanıtın, "Kevin Mestir" miydi, "Bekle gör" müydü?.. Tam anımsamıyorum... İşte şimdi, o yanıtların, Mayo ile Osmanlı arasındaki ilişkiyi arıyorum. Ne dersin?
- İki kedim var. Birinin adı Suzi, öbürünün ise Tina'dır. Ve ben beyaz zambakları severim ama bugüne değin hiçbir erkek bana beyaz zambak vermemiştir.
- İroni!.. Peki, anneannen ve babaannen vaktiyle ne giyerdi?
- Ben kundura giymedim ki, ayağıma kum dolsun?..
- Sinsi insanlardan hoşlanmadığını biliyorum. O "Mavi Şiir", o "Kırmızı Erik", o "Erkek" ne oluyor?
- "Mavi Şiir"i henüz yazmadım ama Kırmızı Erik'e ne olduğunu sana anlatayım. Çınla adında bir kadın kendi öyküsünü kurmak istiyor. Bu istem, alie ve sistemin kurumlarına karşı bir duruş, direnme. Kısaca roman, kendi kendinin kahramanı olup, kimsenin öyküsü olmama kararı alan bir kadının yürekli bir öyküsü. Toplum içinde ne yaşarsa yaşasın, özeleştirileriyle dalga geçip, pişmanlık duymadı... Ah, onun gibi olmayı çok isterdim. Bana da bir şeyler oldu. Romanlarımdaki, tiplemelerimi de kıskanmaya mı başladım nedir?
Erkek'e gelince, sekiz yıl süresince bu romanı yazacağım diye canım çıktı. Erkek dili bilirsin güçler göstergesidir. Vurmak, yakalamak, elde etmek gibi... Kadınlar da uzlaştırıcı bir dil kullanırlar. Bir kadın olarak, bir erkeği, erkeğin ağzından konuşturmak yaşlanmama neden oldu. Ama çok da hoşlandım. Bu benim için, edebiyatla yaptığım bir düelloydu...
Sonra sen bana, "Yüzümün bir yanında Pakistan, öteki yanında İsveç," olduğunu söylersin. Böyle bir yüzün içindeki beyne ne kadar güvenilir ki?
- Bu sorunu sessizce geçiyorum... Okumadığım (henüz) kitapların da var. Onlardan söz eder misin?
- İlk romanın, "Sinek Olmak Zor Şey"di. (1987) Üç erkeğin traji-komik öyküsü. Çok gençtim ve estetik zevke ilişkin her türlü coşkuya sahiptim. Yaşam daha askıya alınmamıştı. Ve ben, güzel olan şeylerin aşağılanmadığı bir dünyaya meydan okuyordum. Sanki sipariş üstüne bir yaşam tarzımız vardı. Birileri bizleri yönlendirmeye çabalıyor, bu çabalar gençlerin ölümüne neden oluyordu. Tepeden inme, sindirilmemiş bir kukla kültür üç kuşak gençliğin yitimine neden oldu... Sınırsız zulüm ve adaletsizlikler...
Bu romandan sonra, "Sıcak"ı yazdım. Faşizmin güvenilir ellerde olduğu yıllar?.. Roman bunu anlatır. Romanın öznesi bu bağlamda, "yoğun baş edilmez bir gerçeklik"tir.
Romanın kahramanı olan erkek, Bütün Adların Sahibi'yle evlendiği gece, pencereden, bir genç kızın adamlar tarafından götürüldüğünü görür. Ve kızın peşine düşer. Romanın sonuna kadar bu genç kızı arar... Ararken de başına gelmeyen şey kalmaz.
Daha sonra da çocuklar için yazdığım, "Ebemkuşağı". Her öykü memleketime göndermeler yapar. Çocukluğuma... Çocukluğum kavurucu güneş altında, suyu akan nehirde (artık kurudu), hayvanların peşinde, ağaçların tepesinde geçti. Ama benim oğlum ayak-bacak problemlerini bir türü çözemedi. Hayvanları tanımıyordu.
Şimdi anımsadım. Köyümüzde bir tavuskuşu vardı. Ona hayrandım ama elimde bir sopa bütün gün peşinde koşturup dururdum. Dayımın çiftliğinin bahçesindeki kuyudan akan gürül gürül sular. Suyu severim. Islanmayı severim... Sonra, bahçede dolanan kazlar. Onları kızdırmaya bayılırdım. Ve elimde sapan kuş avlamaya çabalayan ben. Yılanların yumurtaları peşinde olan ben. Neler oluyor Karadayı?.. Mayo'dan, kazlara, kuşlara geldik?..
- Anlaşıldı sen köyünü özlemişsin!.. Ağlaşmadan devam edeyim. Yazma devrimini tamamladığında dağlara çıkarsan ne olur?
- Bir şey olmaz...Dağın neşesi her türlü armağandan daha değerlidir. Ve bana, sana şunu verdim, sen vermedin demez...Otuz yıldır İstanbul'da yaşıyorum. Kent insanıyım. Ama biliyorum ki, bu kentte yeniden doğuş evresine gereksinmem var.
- Güzel bir yanıt ama bir yazar ve bu ülkenin insanı olarak, neden modernliğin yan ürünlerini kullanmaktasın?
- İkinci el yaşamanın doğallığına inandırıldığım için olmalı. Şimdi sen çocuk musun, niye inandın da bir birey olarak birinci sınıf yaşamı es geçtin diyebilirsin. Sanırım ben ya da hepimiz modernliğin ne anlama geldiğini pek kavrayamadık...
Doğu-Batı, gelenek-modernlik!
Batı ve modernlikle çoktan yüzleşme zamanı gedi. Geldi de bunu nasıl yapacağımızı bilemiyoruz. Kendimize güven duymuyoruz. Hangi konu olursa olsun -bugün de olduğu gibi- beceriksizliğimizden başımız sıkışınca yüzümüzü Batı'ya dönüyoruz.
Batı'ya, "Lütfen bizi kurtarmayınız," dendiğini -artık- göremeyeceğiz diye korkuyorum.
- Bu yanıta da güzel diyelim... Peki, son burjuvanın değeri olarak sunulan postmodernizmi senin romanlarında bulmak olası mı?
- Postmodernizmin, sanırım en doğru tanımını Fredric Jameson yaptı: "Sermayenin kültürel mantığı".
Bunu okuduğum zaman, postmodernizm mi, Tanrı korusun demek geliyor içimden.
Ama şöyle bir tanım da var:
"Postmodernizm, bir zamanlar saygın olan sosyolojik meselelerin entelektüel gündemde tekrar görünmelerine izin verir..."
Bir tane daha: "Postmodernizm, sosyal değişimleri anlamaya yarayan bir kavramdır."
Bu kavramı reddedersin, idareli kullanırsın, ya da hiç kullanmazsın ama ben bir yazar olarak masama, "Bugün de postmodern bir roman yazayım," diye geçmedim. Böyle sığ bir düşünce de olamaz zaten. Hiçbir yazar bilinçli olarak yazma edimini izmlere oturtmaz. Oturtursa da yazdığı roman olmaz, izm bildirisi olur.
Böyle felsefi söylemler her zaman moda olacaktır. Ne olduğunu anlayamadan da modası geçip, bir yenisi gelecektir. Ama felsefi hareketlenme iyi bir şeydir. İnsanlara yazacak yeni ufuklar açabilir. Salt eğlence olsun diye.
- "Mayo mu, Osmanlı mı" geçmişe göndermeler yapmakta. Ve geçmişimizi bugün yeniden bize anımsatmakta. Bu dram mı?
- Katmerlisi...
Her toplum geçmişine, tarihi ne kadar kirli ya da temiz olsun hayranlık duyar. Bizim gibi. Lise yaşamımın en kalın kitapları hep tarih kitaplarıydı. Ve şanlı Osmanlı tarihi bu kitapların en büyük bölümünü oluştururdu. Padişahlarımız dünya bizim, en büyük biziz. Ardından bu şanlı padişahlarımız zevk âleminde yitip gittiler. Ve imparatorluk battı. Bu noktada, her öğrenci, ben de dahil olmak üzere içinden padişahlara küfretmiştir. Ama şöyle bir ayrıntı da var. Hem de çok önemli. Kimseye ders verme ereğim yok. Verir gibi olacaksam da senden ve okurlardan özür dilerim. İmparatorluk niye battı? Bu sorunun gerçek yanıtı da şu: İslam dünyası, Avrupa'daki üç büyük olaya, deniz yollarının açılması, Rönesans ve Reforma tamamen yabancı kalmıştır.
Bir türlü ele geçiremediğimiz modernliği de bu üç büyük olay yaratmıştır. İşte bugün, geçmişimi anımsadığımda ve bugüne taşıdığımda duyduğum acının nedeni bu. Ve hep beni gülümseten bir değişimimiz var: "Neydik ne olduk?"
Ama her şeye karşın gelecek için karamsar değilim...Bir cumhuriyet kuruldu. O cumhuriyetin insanları da -halk olarak- elinden geleni yapmakta. Genç, dinamik bir toplum olmamız beni heyecanlandırıyor.
- Biraz daha diren... Son beş sorum geliyor:
Saf görünümlü ve zekisin; aklını neyle yemek istersin?
Vurgulu kavgalara takıldığında gözlerini kapatır mısın?
Oturduğun sofralarda önce şarap mı, "nes-likor" mü içersin?
Briç oynarken, resim yaparken düşünür müsün?
Araba kullanırken çiklet çiğnemeden edemez misin?
-............................
- Teşekkür ediyorum.
- Ben de...

 

 

 

MAYO MU OSMANLI MI


AHMET TELLİ


Tülay Ferah, klasik roman yapısına müdahale eden, deneysel yazma yolunu seçen romancılarımızdan. Erkek adlı romanında "erkek bedeninde ve beyninde" idi. Bu yolla gündelik hayatta, modern zamanlardaki erkeğin eğilim ve yönelimlerini yansıtıyordu. Yeni romanı Mayo mu Osmanlı mı'da ise, zaman ile zamana kaydırılan kişilerin kurgusal kimliklerinin fotoğrafını çekiyor. Zaman haritasının katlanan paftasında yan yana getirilen kişilerin özellikleri karşısında okuru ikna etmeye çalışan romancının zorlu bir deney yaptığını görüyoruz. Bu türlü zaman kaydırmalarıyla ilginç yapıtlar okumuştuk daha önce. Bunlardan en önemlisi ve ilginci, Terry Eagleton'un Azizler ve Alimler'i idi. Bu kitabında Eagleton, Ludwig Wittengenstein'i, Bahtin'i, Katolik Marksist James Connoly'yi ve J. Joyce'un Ulysses romanından Leopold Bloom'u bir araya getirir. Yazar bu kişiler aracılığıyla felsefenin, dünyanın ve hayatın anlamı üstüne düşünür, düşündürtür ve şaşırtır. Komik ve dramatik arasında bırakır okuru. Romanı bitirdiğinizde, kişilerin bir araya getirilişindeki zaman kaydırmasını neredeyse unutur ve bilgi, sezgi, deney ve düşlerin üst üste bindirildiği olgulara kendinizi kaptırır ya da katarsınız. Bu teknik bir fotoğraf karesinde üst üste bindirilen enstantanelerin komik, dramatik, büyülü ya da düş kurdurucu özelliği gibidir. Büyük İskender'i Boğaz Köprüsü'nden geçirebileceğiniz gibi, Romeo ve Jülyet'i bir gecekondunun bahçesinde baş başa yansıtabilirsiniz. Bizim edebiyatımızda bu yöntemin en güzel örneği, Melih Cevdet Anday'ın "Troya Önünde Atlar" şiiridir. Melih Cevdet Anday bu şiirinde, Hz. Ali'nin Düldül'ünü, Köroğlu'nun Kırat'ını ve Troya Savaşı'na katılan atları bir araya getirir. Hatta Pegasus ve Tahta At da oradadır. Şair, bu anakronik yöntemle okurunu "olmaz" değil, metaforik düzlemde yeniden düşünmeye çağırır. Şair, geçmişin belli zaman dilimlerini üst üste bindirerek bir Anadolu mitolojisi yaratmak ve bu topraklardaki uygarlığın evrensel yanlarına ışık tutmayı amaçlar. Filozofik yanı ağır basan bu şiir elbette, Türkçeyle yaratılan şiirlerin de başyapıtlarından biridir.
Anakronik yöntem
Tülay Ferah, Eagleton'un kitabında yahut Melih Cevdet'in şiirinde denediği anakronik yöntemle, İkinci Meşrutiyet döneminde buluşturduğu kişilerin bizdeki imgelerini tersyüz ederek, onların ciddiyetlerini gündelik hayat içinde fazla da derinlikli olmadığını ve böylece kişilerin, zaman ve gündelik hayatın nasıl da nesnesi durumuna geldiğini gösterir bize.
Zaman, İkinci Meşrutiyet dönemidir. Mekân İstanbul. Ama zaman, günümüz alışkanlıkları ve araçları ile donatımlıdır. Telefon, elektrik, taksi, uçak vb. Her şey modern hayata yakındır. Kişiler, Hüseyin Rahmi, Halide Edib Adıvar, Virgina Woolf, Simone de Beauvoir, Sevgi Soysal, Şehzade Ahmet'in gözdesi Mihri Hanım, George Sand... Bir de meşhur olma tutkusunda gazeteci, anlatıcı Siret. Bu Siret, Tülay Ferah'ın daha önceki romanındaki "erkek"tir biraz. Bu anlatıcı, günümüz medyasındaki ünlülerin de bir karikatürü gibidir aynı zamanda.
Romanda, kadın hakları konusunda yapılacak bir sempozyum hazırlıklarının öncesini, kişilerin bir otele gelişi sürecini kapsar. Absürd gibi görünse de romancının iradesiyle dramatik olan komediye, ciddi olan şakaya, derinlikli olan sığlığa dönüyor. Siret'in, Kassandravari, Şehzade Ahmet'in boğdurularak öldürülmesini Mihri Hanım'a söylemesiyle trajikomik bir yön kazanan olaylar, tarihi kişiliklerin bu olay karşısında devreye girmesi ve kişilerin karakter biçimlenmeleriyle sürüp gider. Artık okur olarak olayların akışı bizi fazla çekmez. Biliriz ne olup ne olmayacağını.
Ama yazar romanında bir araya getirdiği kişilerin kurgusal davranışlarıyla şaşırtıcı bir renge büründürür atmosferi. Hüseyin Rahmi, bir Osmanlı bürokratı edasıyla yerine getireceği görevde zaafa uğrayacaktır, George Sand mayoyla otelde dolaşacaktır, Simone de Beauvoir para karşılığı Sartre'a imza kampanyası düzenletecektir ve Halide Edib'in canına kastedecektir, Virginia Woolf, intihar sendromuna girecek ve ülkesine gönderilecektir, Halide Edib biraz da hafif sayılacak davranışlardadır: Sevgi Soysal beklenmektedir ama roman sonuna kadar gelmemiştir. Mihri Hanım İstanbul'u terk edip, şehzadesinin yanına gitmekle ve Siret'in katlini sağlayacaktır. Siret bütün yılışıklığı içinde meşhur olma adına yediği tokatlarla dişlerini kaybedecek ama yine de yılmayacaktır. Meşhur olma tutkusuyla ölüm korkusu arasında gidip gelen Siret, sanki günümüzde kimi medyatik adları çağrıştırmaktadır.
Tülay Ferah, alttan alta modern zamanlar için kırk katır mı kırk satır mı dercesine bir olguyu karşımıza çıkarır: Mayo mu, Osmanlı mı? Mayo ile Batı'nın asıl yüzü ortaya çıkar: Para karşılığı düzenlenen imza kampanyaları ve dünya kamuoyunun manipülasyonu, skandallar, marazi haller vs. Osmanlı ise, korkunun, şiddetin, riyanın örgütlendiği bir hayatı simgeler.
***
Tülay Ferah, deneysel bir roman örneği veriyor; bununla, bundan sonraki üslûbunun da belirlendiğini çıkarabilir miyiz? Pek emin değilim. Bir başka romanında çok daha özgün bir yöntem geliştirebileceği gibi, klasik bir anlatıma da başvurabilir. Şöyle söylemek mümkün: Tülay Ferah, sıradan, benzerleri olan bir edebiyatçı olmak istemiyor.

 

 

Aykırı tiplerin sonsuz arayışları


ZAFER YILMAZ


Aykırı tiplerin sonsuz arayışları... Tülay Ferah'ın, "Kırmızı Erik", "Erkek" ve "Mayo mu Osmanlı mı" adlı romanlarında yaşam bulan kahramanları betimleyen bir tümce bu.
Kırmızı Erik'teki Çınla'da, Erkek'teki Cengiz'de, Mayo mu Osmanlı mı romanındaki Siret Bey'de hep bu aykırılığı ve arayışı görüyoruz.
Ferah'a göre, insanın temel sorunlarından başlıca ikisi; iletişimsizlik ve yabancılaşmadır... Peki, iletişimsizlik ve yabancılaşmanın kurbanı olan insan ne yapar?.. Ferah'ın kahramanları bütün insani yönleriyle, kendilerini aramaya çıkarlar. Bu arayış süreci, aynı zamanda yaşamın içine daha bir boyutlu giriş ve özgürlüğü arayış sürecidir de. Sonuçta "aykırı"lık onların vazgeçilmez "yazgı"sı olur. Böyle olunca da, Ferah'ın kahramanlarının kendilerini koşullayan değerler sistemiyle çatışması kaçınılmaz bir hal alır.
Bir kadının arayışları
"Kırmızı Erik" adlı romanında Ferah, genç bir kadının (Çınla'nın) arayışlarını ve kendisini koşullayan ekonomik, kültürel ve sosyal realite ile çatışmasını anlatır. Onun yaşamını belirleyen koşulları, onun iradesine rağmen kimler varetmiştir? Erkek mi, toplum mu, yoksa tanrı mı? Ferah'ın kadın kahramanı, bu koşulları kendisine dayatan "konum belirleyici" her kimse, onunla usturuplu bir kavgaya hazırdır.
"Erkek" adlı romanda bu tiplemenin başka bir versiyonuna rastlarız. Buradaki kahraman bir erkektir ve biz bu kez onun dramına tanık oluruz.
Günlük yaşamın akışı içerisinde ömür tüketen bir erkeğin, günün birinde kendi yaşamıyla ilgili, (sonradan tüm yaşamını değiştirecek olan) sıradan sorularıyla karşılaşırız. Bu sıradan sorular, romanın kahramanı Cengiz'i, kendi yaşamıyla ilgili çarpıcı gerçeklerle yüz yüze getirir. Gerisi, artık sonu olmayan bir yolculuğa çıkış, bitmez bir arayıştır. Kırmızı Erik'te Çınla'nın sorduğu sorular bu kez, "Erkek" romanının kahramanı Cengiz sormaya başlamıştır. Kadın ve erkek, yaşama ilişkin soruları birbirinden ödünç almışlardır sanki...
Yaşamlarından ve kendilerini cendereye sokan realiteden memnun değildir onlar. Bu nedenle, sürekli olarak yaşamın anlamını ve ortamlarını sorgular, başka bir yaşamın olanaklı olduğunu düşünürler.
Örneğin, "Erkek" de, "Yaşadığım zaman diliyle konuştum. Baktım, görebildiğim kadar gördüm. Ama sanki hep başka bir dil, başka bir bakış ve görüş gerekiyordu. Bunları duyumsamak bir ayrıcılık değildi. Ben sadece yaşadığım zamana, bedenimle birlikte yaşlanan zamanıma bir anlam vermek istiyordum!" diyor, romanın kahramanı Cengiz.
Herkes yaşama kendi durduğu yerden bakar. İnsanları mutsuz kılan, "değerler sistemi" cenderesine hapsedip çıldırtan, özgürlükleri üzerine hegemonya kuran sistemi kendi görüş açısıyla irdeler ve hesaplaşır. Kadın da, erkek de "kendisi olmak" ister. Kendilerine rağmen içine itildikleri yabancılaşma ve iletişimsizliğe, yaşamları boyunca muhalif olurlar. Karşı duruşları çaresiz bir bireysellikle kuşatılır. Çağdaş insanın nasıl bir açmazla yüz yüze olduğunu görürüz burada. İletişimsizlik, yabancılaşma ve yalnızlık duygusu bir değirmen taşı gibi asılı durmaktadır insanın boynunda. Gittiği her yere bu yükle gitmek, yaşamı boyunca bu yükü taşımak zorundadır insan.
"Neden"leri, "Niçin"leri sorgulanmadığı sürece bu yükün ağırlığı daha da artmakta, insan için derin bir çözümsüzlük haline gelmektedir.
Bu nedenledir ki Ferah'ın kahramanları, bütün muhalifliklerine ve arayışlarına karşın, zaman zaman ümitsizliğe düşmekten de kurtulamazlar.
Yine "Erkek" romanının kahramanı Cengiz'in bir sesli düşünüş anında rastlarız buna. O, bir yerde:
"Yaratılmıştım!
Bu bildik üzere büyük bir armağandı.
Güneş tenimi ısıttı. Tenimle birlikte toprak ısındı. Toprakta binbir renkte çiçek açtı. Sebzeler, meyveler yetişti. Bunların çoğunun tadına baktım. Bazılarını çok sevdim. Bazılarını şöyle böyle.
Yağmur, kar, dolu yağdı. Hayvanlar kış uykusuna yattı. Bir kuş, yuvasını yapmak için canını çıkarttı. Bir insan bu yuvayı bozdu.
Aya gidildi, Aya gidildi ve dünyamızla baş başa kaldığımız görüldü. Sınırlarımız ay gerçeğiyle bir kez daha çizildi. Kafamız bozulunca gidecek başka bir yer yoktu. O günden sonra dünyamızı daha çok sevip içine ettik. Herkes çevreci oldu, ama nedense dünya daha beter duruma geldi.
Yaşadığın dünyada anlatacak binlerce ayrıntı vardı... Bu ayrıntılar en ahmak insanı bile mutlu ederdi. Etmeliydi. Ben de bu ayrıntılardan biriydim. Tüm ayrıntılar birleşince büyülü bir yaşam tablosu çıkıyordu ortaya. Oh çekip, yan gelip yatmaktan başka ne kalmıştı? Bilmiyorum. Ne istiyordum? Sahip olamadığım şey neydi? Hani şu kafaya taktığım aşk mı?" demek zorunda kaldım.
Zaman zaman bu gelgit ruh hali içinde çağdaş insanın traji-komik gerçeğine de tanık oluruz.
Aşk, sevgi, aile, mülkiyet, üretim, tüketim, her şey; ama her şey insan aklının süzgecinden geçirlir, bu kavramlara ve içeriklere ilişkin itiraz notları düşünür. Aile mi: Mevcut haliyle hiç de "kutsal" değildir. Aşk mı: Aslının taklidi gibi durmaktadır. Özgürlük mü: Bizi koşullayan nesnellik karşısında, sandığımız gibi özgür değiliz. Burada, yaşamın algılanışındaki görecelilik ve derin yanılsamalarımız da çıkar karşımıza. İnsanı rahatsız eden, hatta kışkırtan bir durumdur bu. O halde sonsuz arayış sürdürülmeli, ardından koşulabilecek ütopyalar biriktirilmelidir.
Tülay Ferah'ın romanlarındaki bu arayış, "Mayo mu Osmanlı mı" adlı son yapıtında başka bir boyut kazanır. Bu romanda, iç içe geçmiş zamanlar ve farklı dönemlerde yaşamış kahramanlarla karşılaşırız. Bu kurgu ve yazım tarzı romana yepyeni ve alışılmadık bir boyut ve renk kazandırır.
Şehzade Ahmet, Mihri Hanım, Halide Edib, H. Rahmi Gürpınar, Sevgi Soysal gibi farklı tarihsel dönemlerde yaşamış kişilikler, geçmişten günümüze köprü olan sorunlar ve olaylar etrafında bir araya gelirler. Bunlara, George Sand, Simone de Beauvoir, Sartre ve Virginia Woolf gibi Avrupalı kahramanlar eklenir.
Artık, Osmanlı İmparatorluğu son günlerini yaşamaktadır. Ama zamansal kolajlama, romanı, imparatorluk sonrasına, ya da daha öncesine de taşır.
Batı'ya öykünme
Kabuğunu kırmak, değişmek, modernleşmek isteyen bir toplum ve bu toplumun aydınlanmış kesimleri, bir yandan Batı'nın ideolojik ve kültürel hegemonyasının, öte yandan Osmanlı gelenekçiliğinin baskısı altındadır. Büyük bir kişilik parçalanması ve karmaşa yaşanmaktadır. Gelişmede ve değişmede geç kalmışlığın bir bedelidir bu. T. Ferah'ın romanlarında gördüğümüz ironik tarz burada bir kez daha öne çıkar. Demokrasi, İnsan Hakları ve modernizm konularında dönemin aydınları, (günümüzde de güçlü bir şekilde hissettiğimiz) ikircikli, daha çok da Batı'ya öykünen bir tutumu benimserler.
Batı'nın müdahaleleriyle zaten deformasyona uğrayan ve ağır aksak ayakta duran Osmanlı düzeninden memnun olmayan aydınlar, "muhalif" kimlikleriyle kendilerini ortaya koyarlar. Ne var ki, bir türlü kendileri olmayı, ya da başka bir deyişle, gerçek anlamda kendi özgü bir duruşu gerçekleştiremezler. Çünkü onların da beslenme kaynakları Batı'dır ve ulaşılan sonuç trajiktir. Ferah'ın kahramanlarının pratikleri, yüz-yüz elli yıllık tarihsel birikimimizin ışığı altında, "Uygarlaşma", "Batılılaşma" gibi güncel/tarihsel tartışma konularına ironik göndermelerde ve itirazlarda bulunarak, tartışmaya kapılarını açıyor. "Mayo mu Osmanlı mı" adlı son romanındaki kahramanların bu yaklaşımını, bir tür bellek yenileme, tarihsel pratiklerden edinilen ama unutulmuş gibi görünen bazı gerçekleri yeniden anımsama çabası olarak da yorumlayabilirsiniz.
Celal Hafifbilek'in bir yazısındaki ifadeyle "Tülay Ferah, romanımıza yepyeni bir ışık ve renk getiriyor."

 

 

Erkeklerin romanı: Erkek


MUZAFFER UYGUNER

Attilâ İlhan, Sultan Galiyef adlı kitabının bir yerinde şunu söylemiş: "Cinsel zevk, yalnız aileden değil, aşktan bile koparılıyor". Tülay Ferah'ın Erkek adlı romanını okurken ve okuduktan sonra bir erkeğin gerçek aşkı aradığı halde cinsel zevkleri yüzünden bulamadığını anlıyoruz. Romanda cinsellik yanında evlilik de söz konusudur; ama aşkı bulamamak durumu vardır.

Romanın erkek kişisi Cengiz evlenmiş ve oğulları olmuş, adını da Cenk koymuşlar. Erkek diyor ki, "Beş yıl gerçek bir koca ve baba oldum. Evden işe, işten eve dedikleri türden. Ama Londra dönüşü kutsal kocalık, babalık görevime son verdim. Şimdi adlarını bile anımsamadığım kadınlarla birlikte oldum. Ama içlerinden birini, Belma adındaki iç mimar kadının evinde tanıdığım Gül'ü, öldükten sonra da unutmayacağım. O bana insan olmaya yönelik duygular yaşattı" (s. 43). Ama, bu erkek çok genç yaşlarda cinsel ilişkiler kurmuştur birçok kadınla. Karısı ile iyi ve sevinçli günler geçirdiği de romanda belirtilmiştir. Karısı, onun yaşamında hoşluk yaratmıştır. "Esmer teni, omuzlarına inen kara saçlarını savuruşu; her gece yüz kremleriyle boğuşması; kırılan bir tırnağı için gözyaşı dökmesi; regl günlerinde içine kapanıp sürekli iç çekmesi ve soruları. 'Cengiz beni seviyor musun?' Seviyorum der elbette. Seviyordu ve her şeyini beğeniyordu. Ama gene de bir şeyler olmuş ve ayrılmışlardır. Karısının, "Bir kadın olarak hiçbir gizemi yoktu. Beni hiçbir zaman şaşırtmadı". Ama, ne olmuşsa olmuş ve araya kara kedi girmişti.
Tülay Ferah, erkeklerin ve özellikle buradaki Cengiz'in cinselliğe önem verdiklerini ortaya koymaktadır bu romanda. Ama, romanda kadının da sevişme isteğinde olduğu belirtilmiştir. Evlilik çok iyi gittiği günlerde her şeyi sunan kadının "benimle sevişmek de istiyordu" diyor ve ekliyor: "Şöyle yere sımsıkı basıp sevişmek istediğini söylemese de anlatmasını biliyordu. Bakışlarından, yürüyüşünden anlıyordum. Gözlerini gözlerimden kaçırıyor, el değmemiş kızlar gibi ürkek ürkek yanımdan geçiyordu. Bana çarpınca da özür diliyordu. Ben de yakaladığım gibi yatırıyordum". Ferah, sevişmenin sonrasını da anlatmaktadır romanda. Boşandıktan sonra ise "çağdaş bir sofu" olmuş bir zaman için. Kadınlarla ilgilenmeyeceğini, televizyon bile seyretmeyeceğini, sinemaya gitmeyeceğini söylese bile sonradan sofuluktan ayrılmış ve gene kadınlarla ilgilenmiştir. Ama ayrılık onun canını yakmış ve oğlu bir bomba patlaması sonucu ölmüştür. Evliliği sürdürseydi oğlunu hiç uğruna teröre kurban vermeyeceğini düşünerek üzülür.
Tülay Ferah, romanda kişilik üzerinde de durmuştur. Bu erkek, gençlik günlerinde de zaman zaman yaptıklarından utanmış, ama gene de gençlik duygularını gizleyemeyip birçok cinsel ilişkide bulunmuştur. Bir yerde şöyle söylenir: "Eve gittim. Soyunup aynanın önünde durdum. Gördüğüm insan ben değildim. Ben olmadığım için sevindim. Karşımda duran yabancı erkeğe ne olursa olsundu" (s. 31). Bir ara karısıyla bindiği uçağın düşmesini bile istemiş utançlı yıllarını anımsayarak. Bir yerde de şöyle konuşur kendi kendine: "El sallayıp düşünmeye devam ediyordum. Kendimi düşünmeye. Sürekli kendisiyle oynayan sapık bir narsistten başka bir şey değildim. Ve narsistlere aşkla kafa tutacaktım. O güruhtan ayrı bir yere düşecek, o yerde krallığımı ilan edecektim" (s. 58). Ama, o güruhtan ayrı düşememiştir. 1952 İzmir doğumlu bu Cengiz Ülgen, bir yerde şunları açıklar: "Bedenim dişi denen yaratık için yaratılmıştı. Hiçbirine hayır demedim" (s. 61). Neden ayrıldığını, karısını bıraktığını ikisi arasındaki konuşmalardan anlıyoruz (s. 80).
Cengiz, gençken bakire genç kızlarla sevişmeyi istemediğini de açıklamıştır. Sonunda her haltı yiyip o son işi yapmayan bir genç kızla evlenmiştir. Aşık olmak istemiş ama olamamıştır. "Erkek olmak, kendini her saniye şov yapma zorunda duyumsamaktan başka neydi?" ona göre. Erkeklik her şeyin başındaydı. Erkeklik organı, ona "huzur vermeyen, göçebe hayatı yaşatan, arsız, kendini beğenmiş suç ortağı"dır (s. 95).
Ona göre, "Aşk, Tanrı ile insan arasındaki tek savaştı, ama bu savaşı hep Tanrı kazanıyordu". Karısına, "A benim güzel karım. Benim için dünyada tek kadın sensin" dese de aşkı tanıyamamıştır. Bu arada, yosma diye tanıtılan Gül'ü tanımıştır. Gençlikte kız arkadaşları yasak meyvelerdi, ama cinselliği iş edinenlerle cinsel ilişkiler de yapılıyordu. İlk cinsel birleşmeyi bir banyoda yaptığını birçok kez söylemiştir romanda. Onun için aşk istemi bir gençlik büyüsüydü. Yaşlandığı günlerde buna da boşverip, isteklerine teslim olma zamanı gelmiştir ve o da böyle yaşamayı yeğlemektedir. Penisi, tutkuyla istediği aşkın içine etmişti. "Açgözlülükle kadınların peşinde koşmuş, aşka erişme"sine engel olmuştu. "O bir soytarıydı."
Tülay Ferah, Cengiz'in yaşantısı odağında bazı erkeklerin nasıl bir yaşam içinde bulunduklarını, evliliklerinin bile bir zaman sonra sona erdiğini kendine özgü bir kurgu ile ortaya koymuştur. Olaylar ve olgular belirli bir düzen içinde önümüze serilmiş ve aşka erişemeyen, yaşamı sırf cinsellik olarak görenlerin romanını yazmıştır. Erkek romanı gerçek olmayan erkekliğin yergisidir diyebilirim.

 

 

Kırmızı Erik

Kırmızı Erik'teki bireyler, genellikle boşlukta yuvarlanan, tutunacak bir dal arayan, ancak erkeklerin varlığıyla ayakta kalan zayıf kadınlardır. Onlardan alacakları, onlara verecekleri şeylere göre düzenlerler durumlarını. Ama bağımsız, iradeleri güçlü kadınlar da vardır ve o kadınlar bir şeyi yapmak istiyorlarsa hiç duraksamadan gerçekleştirirler, amaçlarına ulaşırlar, açlıklarının bir parçasını giderirler geçici olarak.

MUZAFFER BUYRUKÇU


Soyutla somutun birleştiği noktadan doğan tuhaf, çarpıcı, hatta şaşırtıcı kitap adları vardır. Ben de üçüncü kitabıma 'Korkunun Parmakları' adını koymuştum. İçindeki öykülerin hepsi korku tarafından sıkıştırılan, korkunun tutsak ettiği kişilerin ruhlarındaki gelgitler üzerinde kurulmuştur. Yalnız öykülere temel olan o korkuların filmlerde izlediğimiz kan dondurucu, tüylerimizi dikenleştirici yapay korkularla bir ilişkisi yoktur. Uzun yıllar önce yazdıklarıyla dikkatleri çeken ama sonra edebiyat alanında aradıklarını bulamayanların hayal kırıklığı ve küskünlüğüyle adını belleklerden silmek istiyormuş gibi ortadan kaybolan Tülay Ferah, bu kez Kırmızı Erik romanıyla çıktı okurun karşısına. Nedir Kırmızı Erik? Bir deyim mi? Bir nesne mi, bir yaşam biçimi mi? Bireyleri aynı anda hem kendi hem de başkalarının dünyalarına, oralardaki şölenleri, felaketleri yaşaması için ışınlayan kocaman bir güç mü? Sorularım yanıtsız kaldı. Ama şöyle bir tahminde bulundum: Yapıttaki durumların her yanında gezinen, gezinirken yazgılarının örnekleriyle karşılaşan kimselere yardım elini uzatan Tanrısal bir varlığın görünüşü... Ya da hiçbiri değil de Tülay Ferah'ın çözülmesini istemediği bir bilmecenin anahtarı...
Kırmızı Erik, doktor Nurcan'ın "Ölümü konuşacak zamanım var" sözleriyle başlıyor. Onu sabırla, sıkılarak, öfkelenerek, alay ederek dinleyen çok yakın arkadaşı ve Kırmızı Erik'te olanı biteni kılı kırk yaran bir dikkatle anlatan, yaşadıklarıyla yetinmeyip uydurduğu fantezilere sığınan, o fantezilerden de beslenen Çınla, aydın geçinen yazarlığa özenen, zaman zaman da birtakım gerçek ve gerçek dışı öyküler tasarlayan, tasarladıklarını yapıta dönüştürmeye çalışan ama bir türlü bu amacına ulaşamayan genç bir kadındır. Özer adlı eski bir devrimciyle evlidir. Nurcan'ı dinlerken onun "Tek bir varlıkta çoğalmak istediği" izlenimini ediniyor. O kişi, pek çok kadının birlikte olmak için fırsat kolladığı ama bir yandan da korktuğu bir şairdir. Sanatı, yeteneği, karakteri, erkekliği övülen bu efsane adam, iri yarı, balinayı andıran biridir. Kabadır, kadınlara karşı serttir, gaddardır, kırıcıdır, bencildir. Üç yıl bir evi ve yatağı onunla bölüşen Nurcan'ı hiç yoktan kovmuştur. Nurcan, Arman'ı, Arman'la üretip tükettiklerini, ilişkilerine kattığı ya da çıkarıp attıklarını sergiler. O sergileme olgusunun içinde geçmişe özlem duyuran güzellikler, unutulmayan anlar ve öyküler vardır, birlikteliklerinde yanlışlar, doğrular, davranışlardan yansıyan eksiler, artılar vardır. Hep konuşur Nurcan... çünkü âşık ve hakarete uğrayan, yüreği, onuru yaralanan insan hep konuşur da ondan. Diyecekleri tükenene kadar, söz konusu olan şey ya da sorunlar varlığını terk edinceye kadar ağzı kapanmaz. İşte bu sırada Çınla'nın eşi Özer telefon eder: Birinci telefonda geç kalacağını, ikinci telefonda ise Ankara'ya gitmek zorunda olduğunu belirtir. Nurcan o gece Çınla'nın evinde yatar.
Sığınma duygusu
Çınla'nın ailesi zengindir. Annesi Günay Hanım, aklına eseni yapan, sadece kendini düşünen ayrıca beğendiği, acıdığı genç erkeklere ilgi gösteren, onları evinde barındıran tuhaf bir kadındır. Kocasını tavla oyununda gece gündüz yenen -belki de bu yenme yenilme kavramlarının kendisine sunduğu hazlara gereksinim duymaktadır- Turgut adlı işsiz güçsüz biriyle her an bir aradadır. Bu üçlü ilişkiden, annesinin bu acayip tutumundan, kişiliksiz Turgut'tan, Turgut'un her an yanıbaşında durmasından rahatsız olmayan, tepki göstermeyen babasından nefret eden Çınla, o ortamdan kaçmak, kendi yaşamını kurmak için Özer'le evlenir. Sığınmayı çağrıştıran bir duyguyla bağlanır Özer'e, bütünleşir Özer'le. "Onsuz bir yaşamda yokum. Onunla mutluluk ve mutsuzluk oyunu oynamaktan hoşnutum." Çınla'nın hem beğendiği hem de eleştirdiği bir arkadaşı vardır: Soner... Ressamdır. Salvador Dali hayranıdır. onun gibi gerçeküstü öğelerle donatılmış resimler yapmak istemektedir ama bu isteğini beyninde taşır, bir türlü, okurun bilmediği nedenlerden ötürü- yaşama geçiremez, geçiremeyince de beceriksiz her sanatçı gibi bunalıma girer, çeşitli mekânlar, çeşitli ilişkiler arasında sarhoş, ayık, umutsuz bir halde gezinir, Çınla'nın yüreklendirmeleriyle kötümserliği azalır. Çınla, özgür, annesi gibi dilediğini yapan, zaman zaman da evliliğinin kurallarını, ahlaki yönünü, kendisine yüklediği sorumlulukları unutan bir kadındır. Romanın bazı bölümlerinde onun cinsel kaçamaklarına tanık olur okur. Söz gelimi, Soner'in verdiği bir partide tanıştığı bir zenciyle ilkin dans eder, dans ederken öpüşür, dayanamayacak hale gelince 'ıslanır' ve odalardan birinde sevişmeye koyulur. Oral seksle doyuma ulaşır ama sanki hiçbir şey olmamış, evliliğinin kutsallığını çiğnememiş adına 'aldatma, ihanet' denilen edim çok doğal, çok olağan bir şeymiş gibi evine döndüğünde uyuyan kocasının yanına uzanır. Rahattır, huzurludur, hiç vicdan azabı çekmez, hiç kendini sorgulamaz. Pişmanlıkları, korkuları, kaygıları yoktur. Duyarlığını, insani değerlerini yitirmiştir sanki. Bir robot gibi davranır. Sanatçıların, sanatçılara yakın olanların içkiyi, tartışmayı, sevişmeyi, anlık çılgınlıkları öne aldıkları toplantılarda herkes, canının çektiğiyle sarmaş dolaştır, ilişkilerindeki çeşitliliği çoğaltmak için çırpınır durur; bedensel hazları, tensel hazları bütün hazların üstüne koymaya çalışır. Ve bu, sınırsız özgürlüklerin dünya nimetlerini harekete geçirdiği durumları, boyuna tekrarlama ortamını hazırlar. İşte bu gibi toplantılarda hiçbir edim ayıplanmadığından, hiçbir şey kınanmadığından, en uç, en aykırı davranış kabul gördüğünden Çınla da ihanetine 'ihanet gözüyle bakmamakta, başkasıyla yatıp kalkmayı ekmek yemek gibi, su içmek gibi doğal karşılamaktadır.
Nurcan, kendisini eşyalarıyla birlikte sokağa atan Arman'la son bir kez görüşmek, son bir kez konuşmak üzere Çınla'yla birlikte karlı bir günde, epey uzakta oturan şairin evine giderler. Nurcan, Çınla'nın bahçede beklemesini, sorunu tek başına çözeceğini söyler. Ama bir süre sonra Arman çağırır onu, çay içirtir. O sırada Nurcan banyodadır. Ortalıktaki gerilimin şiddeti Çınla'yı tedirgin eder ve Nurcan banyodan çıkar çıkmaz, odadan uzaklaşır. Çınla arkasından koşar ama onu kızdıran ve kaçırtan nedenleri öğrenemez. Taksiye binerken bol bol sövüyor Nurcan. Ve kendisine acı çektiren adamın gezip yürüdüğü yerde barınamayacağnı anlayınca, memleketine, Erzurum'a döner. Tülay Ferah'ın bu saptaması doğrudur. Kadınlar da, erkekler de kocalarından, sevgililerinden ayrılmışlarsa hemen o mekânlardan, yörelerden uzaklaşma olanakları ararlar ve çoğu da uzaklaşır, acılarının dinmesi, eriyip gitmesi için uğraşır.
Beklenmeyen sürprizler
Çınla, arkadaşı Nurcan'ı canından bezdiren nedenleri öğrenmek, onu daha yakından tanımak, Nurcan'ın tanımlarıyla gerçeğinin hangi noktalarda benzeşip hangi noktalarda ayrıldıklarını gözlemek ereğiyle Arman'ın evine gider. Arman soğuk karşılar. Çınla da sağlıklı hiçbir şey öğrenemeden ayrılır oradan. Başka bir gün gene kapısını çalar. Bu kez içtenlikle karşılar kendisini Arman. Uzun oturur, az konuşurlar; şarap içerler, gevşerler, cesaretleri artar. Öpüşürler. Bu, ilişkilerinde büyük bir atılımdır ve Çınla, ''Arman artık benimdir'' der. Nurcan'ı yaralayan adamı yaşamının en yüksek tepesine kondurur.
Turgut ansızın ölür ve birbirlerine yabancı pencerelerden bakan Günay Hanım'la Çınla cenazede buluşurlar. Annesi ölüyü işaret ederek ''Bir kere babana yenilseydi de öyle ölseydi'' sözlerini mırıldanır öfkeyle. Çınla, cenazeyle pek ilgilenmez, yüzüne üzüntü maskesi takan sahtekârları eleştirir, orada bulunanları alaycı gülümsemesiyle yerin dibine batırır. Günay Hanım, kızının bu saygısızlığına kızar, azarlar.
Derken Çınla'nın çevresindeki olaylar hızlanır, başka kimliklere bürünür.
Nurcan evlenir.
Turgut'un ölerek ilişkilerinde ve evlerinde bıraktığı boşluğu Günay Hanım, Soner'le doldurur. Yakınmadan, disiplinli bir biçimde çalışsın, hayalindeki resmi, resimleri yaratsın diye odalardan birini atölye haline çevirir ve Soner, karı-kocanın yaşamlarına karışır.
Bir gün Günay Hanım ölür. Bu ölüme Çınla değil, Soner üzülür evdeki saltanatı sona ereceği için.
İçkili, eğlentili partiler, rezaletler, sevişmeler, sarhoşluklar sürer gider.
Umulmayan, beklenilmeyen sürprizler okurun ilgi alanını genişletir. Bu sürprizlerden biri de Çınla'nın cinsellikle karışık bir nefret duyduğu Arman'la evlenmesidir.
Kırmızı Erik'te Tülay Ferah, her şeye dışardan bakan, her kişiye mizacına, yeteneğine, konumuna göre görev veren ve onları bağışladığı yaşamın her katmanında dolaştıran, mutluluk, mutsuzluk üreten kaynaklara uğratan klasik bir yazarın yolundan gitmemiş, anlatma sorununu romanın kıyısında, köşesinde olan bitenleri; kıpırtıları, devinimleri, ilişkilerdeki yükseliş ve alçalışları, olaylardaki derinlikleri, sığlıkları... ve bunlara kendi duygularını, düşüncelerini, kıstırıldığı aralıkları, izlenimlerindeki canlılıkları ekler. Çevresindeki kişilerin bedenlerinde, ruhlarında başgösteren bozuklukları, oraları yangın yerine çeviren ateşleri kurcalar, ateşlerin uçlarında patlayan tomurcuklardan fışkıran filizleri bir çiçek gibi işler. Mutlulukları, mutsuzlukları doğuran nedenlere eğilir.
Boşlukta yuvarlanan kadınlar
Kırmızı Erik'teki bireyler, genellikle boşlukta yuvarlanan, tutunacak bir dal arayan, ancak erkeklerin varlığıyla ayakta kalan zayıf kadınlardır. Onlardan alacakları, onlara verecekleri şeylere göre düzenlerler durumlarını. Ama bağımsız, iradeleri güçlü kadınlar da vardır ve o kadınlar bir şeyi yapmak istiyorlarsa hiç duraksamadan gerçekleştirirler, amaçlarına ulaşırlar, açlıklarının bir parçasını giderirler geçici olarak.
Kırmızı Erik'te yedi sekiz kişi vardır ama roman Çınla'nın başından geçenleri, serüvenlerini, kişiliğindeki açmazları, onunla aynı özellikleri paylaşan okurlara iletmek, sorunlarda ve yaşamın bazı bölümlerinde bütünleşmek için kurulmuş gibidir. Çınla'nın, ''Benim bu dünyada bir yerim olmalı. O yeri bulabilsem mutluluk mutsuzluk üstüne tek sözcük etmeyeceğim'' demesi, onun ve ötekilerin nereye doğru yürümek istediklerini açıklar. Bu sözler Kırmızı Erik'in ana temasıdır.
Tülay Ferah, romandaki kişilerin, Çınla'nın aşklarını, kaprislerini, sıkıntılarını, aşırılıklarını, edimlerini destekleyen, itiraz etmeden onaylayan uydular olduklarını koymuş ortaya. Evet, her şey Çınla'nın egemenliğindedir, o yönetir, yönlendirir, parmaklarında oynatır bireyleri, durumları.
Kırmızı Erik'teki anlatım, olayları, görüntüleri, hayalleri, resimleri, satırlar arasında görünmeyen enstrümanlarla çalınan müzikleri, portreleri, tipleri kapsayan bir potpuridir. Kırık, kısa tümcelerden oluşmuştur bu anlatım, kısa, kırık tümcelere yerleştirilen saptamalarla, gözlemlerle, pırıl pırıl bir Türkçeyle güçlendirilmiştir. Tülay Ferah bu anlatıma, ayrıca hüzünleri, alayları, başkaldırmaları, duyguları, düşünceleri, çağrışımları, imgeleri yedirerek zenginleştirmiştir. Kimilerinin bayıldığı, kullanırken sevinçten çıldırdığı eski sözcüklere, eski deyimlere, deyişlere, eski benzetmelere yer vermemiştir. Arındırılmış bir dildir onun dili.

 

 

'Romancının merak edilmesini değil de yazdıklarının izinin sürülmesini isterim'


'Gidersen Ölmem' de bir roman. Tülay Ferah romanında kadın - erkek ilişkisini irdeliyor. Yalın ve doğal. Olduğu gibi, dürüst bir tavırla; öte yandan ince bir ironiyle yazmış, bu da romandaki olguyu olumlu yönde etkileyerek yumuşatıyor. Romanın baş kişisi Başak, genç ve güzel bir kız. Başına buyruk, tek başına yaşıyor. İşi var, ona arada sırada yardım eden ailesi var. O da, her insan gibi korkularıyla yaşıyor. En çok da terk edilmekten korkuyor. Çelişkiler, kaygılar içinde gelgitlerle dolu; öte yandan bu karmaşık ruh halinden kendini kurtarmaya çalışıyor. Çalışırken de, herkesin her zaman istediği ama çoğunlukla pek azımızın başarabildiği bir düşünceye ulaşarak, sonunda süzülüyor yaşam denen açmazın ve aşkın içine... Ferah'la romanın konuştuk.


Nevra BUCAK


-Sevgili Tülay, okurlar seni, Sinek Olmak Zor Şey, Sıcak, Kırmızı Erik, Erkek, Mayo mu Osmanlı mı, Aşk Minyatürleri romanlarından tanıyor. Ben yine de, son yazdığın, 'Gidersen Ölmem' üzerine sohbetimizden önce, seni merak eden yeni okurlar için soruyorum, yazmaya nasıl başladın, kısaca, neden yazıyorsun? - Ben hiperaktif, yerinde duramayan biriyim. Sanırım yazmak kendimi hem disipline etmek hem de rahatlatmak için içgüdüsel bir yöntem. Bu işin felsefesi. Bir de doğal bir durum var, ben hep yazan biriyim. Yazmaktan başka bir şey bilmiyorum.Neden yazıyorum, 'eğlence ideolojisi' diye bir kavram var, edebiyat da bir beyinsel eğlencedir. Çünkü hangi gerçeği yazarsanız yazın, okur bu gerçekleri keyifle okur. Ama bu keyif, gerçek edebiyatı algılayarak, okumayı işe yarayan bir eğlenceye dönüştürmektir. Bu türden okur kan kaybediyor. Ortada çok gürültülü bir sessizlik var. Edebiyat adına sessizlik. Ama ben yine yazıyorum. Yazıyorum, çünkü dünyada olan biten her şey ilgimi çekiyor. Bana heyecan veriyor. Mutlu, mutsuz ediyor. Yaşadığım toplumun katmanlarında ne var ne yok tetikte bekliyorum. Çok karmaşık bir dünyada yaşıyorum. Kendimi anlamak için yazıyorum. Kendimi anlayabilirsem yaşadığım toplumu daha iyi anlarım diye yazıyorum. Bir de son yıllarda okuru da anlamak için yazıyorum. Yazar okur arasında gizemli bir oyun var ve ben oyuna da bayılıyorum.- Gelelim romanına...Gidersen Ölmem'in baş kişisi Başak, terk edilme korkusu olmasına karşın, evli bir erkekle ilişkiye giriyor. Bu belki onun karmaşık ruh yapısından kaynaklanıyor. Yoksa bilinçaltında gizlenen özgür kalmak isteğinden mi özellikle evli bir erkekle ilişkiye giriyor?- İnsanlar terk edilir. Başak erkekler tarafında terk edilişini drama çevirmiyor. Evet böyle bir korkusu var ama gemileri batıracak bir korku değil. Terk edilme Başak'ın kafasında sıkıntı olarak duruyor. Yalnız kaldığı zaman beyine çakıyor. Etkileniyor ama depresyona girmiyor. Bu nedenle Başak'ın evli bir erkekle ilişkiye girmesi bunalım değil tam tersi, özgürleşmek, zihinsel yolculuğunu tamamlaması için bir süreç. Bu süreci başlatan da Başak değil. Cem adındaki evli erkek Başak'ın üstüne o kadar çok düşüyor ki, Başak sonunda bu adamı merak etmeye başlıyor. Tabii dediğin gibi Başak, evli bir erkekle ilişkiye girersem terk edilmeyeceğim diye de düşünüyor. O evli, onu terk eden ben olacağım gibi bir düşünce var. Çünkü Başak'ın kafası karışık. Çünkü o, roman boyunca terk edilme şifresini çözmeye çabalıyor.- Başak'ın erkek arkadaşı Cem, dediğin gibi bu ilişkiye çok değer veriyor, emek harcıyor. Belki bu nedenle Başak, Cem'i sevmeyi öğreniyor ama bu sevgiyi de reddediyor. Bunun nedeni, Cem'in evli olması mı, yoksa kadın-erkek ilişkisinin yüzyıllara dayanan, bir türlü bitip tükenmeyen o anlaşılmaz düellosundan mı kaynaklanıyor? - Başak'ın çok sorunu var. İyi bir eğitim görmüş. Çalışıyor ama bir buzdolabı bile alamıyor. Çünkü yalnız yaşıyor. Toplum onu ikili bir yaşama, evliliğe zorluyor. İki maaştan her şey olur gibi bir düşünce. Başak'ın kendime bir buzdolabı bile alamayacaksam niye okudum diye düşünmekten anası ağlıyor. Bu düzen onun anasını ağlatıyor. Bu nedenle o erkek- kadın ilişkisini de sürekli sorguluyor. Ayaklarının üstünde durması için yanına bir erkek konmasını reddediyor. O erkeklerle düello etmiyor, o kişisel varoluşunu tamamlamak istiyor. O akıllı bir genç kız, tabii ki kendisine emek veren birini sevmeyi öğrenecek.
BEYNİYLE YAŞAMAK
- Başak sık sık, terk edilmenin çözülmesi zor bir şifre olduğunu düşünüyor. Belki de bu şifre, eski sevgilisi Kürşat'ın onu terk ederken söylediklerinde gizli. Kürşat ona, ben senin arada bir aklına gelen hobin değilim, diyor. Buna göre, acaba Başak, Kürşat'ı bazen unutmuş ya da ona aldırmaz görünmeyi istemiş olabilir mi?- Başak şöyle böyle yaşayan bir genç kız değil. O idare ederek yaşamıyor. Bu nedenle Kürşat'a dişilik numaraları yapması olanaksız. O beyniyle yaşayan bir kız. O kendi yaşamı üstüne yeterlilik sınavı veren bir öğrenci gibi yaşıyor.- Romanın sonlarına doğru ortaya çıkan Cem'in eşi Günseli'nin söyledikleri oldukça çarpıcı. İki kadının buluşması klasik, beklenen ve bilinen bir biçimde geçmiyor. Üstelik bu karşılaşmayı Günseli istiyor. Bir kafede buluştuklarında Günseli, artık dilediği gibi, başıboş yaşamak istediğini, kocasından çoktan vazgeçtiğini doğal bir dinginlikle Başak'a (belki de ileride yerini alacak kıza) söyleyebiliyor. Sanki kocasını Başak'a armağan ediyor... Bir insan gerçekten böyle bir yaşam çılgınlığına nasıl kapılabilir? Bunun nedeni Günseli'nin amansız hastalığından kurtulması mı, yoksa evliliğini kurtaracak bir şey kalmayışı mı, nedir?- Başak kafede kadınla buluştuktan sonra şoke oluyor. Günseli neşe içinde kafeden çıkınca, Başak, kocasını cami avlusuna atar gibi atıp gitti, diyor. Bir insan amansız bir hastalığa yakalanınca yapamadıkları için yas tutar. Her şeye geç kalmıştır. Yaşamam denen kısa an'ı kullanamamıştır. Bu büyük bir travmadır. Günseli iyileşiyor ama hastalığı her an metastaz yapabilir. Bu da büyük bir travmadır. Bu ruh hali içinde her türlü şeyi, her türlü pisliği yaşamak istediğini söylüyor. Düşüncesi, ölüm geldiği zaman ondan alacağı hiçbir şeyin olmaması. Bu bir yaşam çılgınlığı. Günseli bu çılgınlığın peşine düşüyor. Kocasıyla sorunu yok. O yaşamının bir anda elinden alınacağı gerçeğiyle kocasını Başak'a sunuyor. Buyrun sizin olsun. Ben yaşamaya gidiyorum. Bu da trajikomik bir durum. İnsanın aklına, demek ki insanlar evli oldukları zaman bir şey yaşamıyorlar gibi bir düşünce geliyor.Bu romandaki insanların birbirleriyle sorunları yok. Onlar yaşam denen bir toprakta nasıl yaşayacaklarını öğrenmek istiyor. Onların savaşı insanla değil, yaşamla ve düzenle. Bu nedenle bu romanda bir kahraman yok. Romanda kim varsa, herkes varoluşunun peşinde koşturup duruyor. Başak'ın kız kardeşi, beş yaşındaki Ebru bile yaşam denen torakta neler yapıyor. Annesi olmadığı için babasına, anne, diyor. Cin gibi bir kız çocuğu. O bile 'yaşamak' denen bir formül bulmuş durumda. Bu roman 'yaşamak' denen maratonu anlatıyor.
EN BUNALIMLI DÖNEM
- Başak, romanın bir yerinde şöyle düşünüyor, yaşamak kolay değil. Yükümüz ağır. Bu yükü biraz olsun üstümüzden alacak kim varsa ona saldırıyoruz!.. Peki, bir yazar olarak sen ne düşünüyorsun, yaşamak mı daha zor, yazmak mı?- Başak yirmi altı yaşında. Bir işte çalışıyor. İşinde başarılı ama parası hiçbir şeye yetmiyor. Daha iyi bir maaşla iş değiştirmeye, risk almaya hazır ama kapılar kapalı. Ekonomik krizden sonra işverenler hapşırana kapıyı göstermeye hazır. Gençlik tüm zamanların en bunalımlı dönemini yaşıyor. Artık okumanın karşılığı şu, iş bulamamak!.. Bu kaotik ortamda Başak da yükünü biraz olsun üstünden alacak şeye saldırmaya hazır. Onun saldırmak istediği şey, parası daha iyi olan bir iş bulabilmek. Ama bu olanaksız. Bugün için olanaksız. Bana gelince, yaşamak hem çok kolay hem de çok zor. İnsan bu dünyada hiçbir şeye sahip olamaz gibi mistik bir düşünceyle kendimi her gün yıkarsam yaşamak kolay. Bu dünyada güzel olan çok şey var, niye bunlar benim değil dersem çok zor. Romanda yazdığım gibi, zihin amfibidir, yani çelişkilidir. Zorluklar ve kolaylıklar üstüne bir reçete yok. Bu reçete henüz yazılmadı. Kapitalizm insana 'yaşamak' denen bir reçete sunmadı. Bu nedenle dünya sinir krizi geçirmeye devam ediyor.Yazmaya gelince, yazmak tabii ki yaşamaktan daha kolay. Sonuçta yazmaktan çok mutsuz olursanız, yazmaktan vazgeçebilirsiniz ama yaşamınızdan vazgeçmek başka bir boyuttur. Ama ben yazdığım için çok mutluyum. Sonra Türkçe mükemmel bir dil. Olanakları sonsuz gibi görünen bir dille yazdığım için çok şanslıyım.- Romanlarında özellikle, Kırmızı Erik, Erkek, Aşk Minyatürleri ve elbette Gidersen Ölmem'de kadın-erkek ilişkileri öne çıkmakta. Bu bir iç döküm olabilir mi?- Yaşadıklarım bir imge olarak, romanlarıma zaman zaman akmıştır. Ama bu akış içimdeki şeyleri atayım da kurtulayım gibi bir akış değildir. Herkesin yaşamı romandır. Ama ben romancı olduğumdan yaşamım roman değildir. Acılarım, tutkularım, şok ayrılıklarım gibi özel yaşanmışlıklar var. Bunlar anı olarak sokağa fırlatılırsa, artık müstehcenleşmiş bir toplumda iyi malzeme de olurum. Herkes beni merak eder. Ama ben bir romancının merak edilmesini değil de yazdıklarının izinin sürülmesini isterim. Yazarlık müstehcenliktir ama yazarın kendini sunduğu bir mönü değildir.- Sen edebiyat kadar briç dünyasının da içinde bir yazarsın. Ayrıca briç hocasısın. Briç bir beyin jimnastiği olduğuna göre, yazmana nasıl bir katkısı oluyor ya da olabiliyor mu?- Söyleşinin başında sana hiperaktif olduğumu söylemiştim. Düşünsene, yerinde duramayan biri olarak, insanı yerine saatlerce çakan iki iş yapıyorum, yazmak ve briç oynamak. Bunu düşününce kötü oluyorum. Bu dünyada hiçbir insan kendisine benim kadar eziyet etmemiştir. Bu doğrudur ama briç oynamak insanın yaşam içinde manevra yapma yeteneğini geliştiriyor. Zaman içinde öğrendiğim şey bu. Yazmama katkısına gelince; briç, briç oynayan her insana aynı etkiyi yapar Ben şu dünyada hiçbir şey bilmiyor muşum... Bu trajik bir son gibidir ama insana kafana göre takıl, her şeyi ciddiye alma gibi bir katkıda da bulunuyor. Artık yazarken beynim çok eğleniyor. Bu bricin katkısı.- Kimi yazarlar, yapıtları bozulabilir, ya da yönetmen konuya pek sadık kalmaz kaygısıyla romanlarından film yapılmasını istemez. Sen bu konuda ne düşünürsün?.. Olumlu düşünüyorsan en çok hangi romanının filme çekilmesini istersin?- Gidersen Ölmem'in çekilmesini isterim. Başak, filmde seyredilecek görsellikte bir genç kız. Başak günümüz genç kızı. Başak, ancak rekabetle varsın, rekabet edemezsen yok olursun denen bir düzende yaşıyor. Bu psikoloji insanı uçurumun eşiğine getirdi. İşte Başak tüm bu gerçeklerin içinde ayakta durmaya çabalıyor. Onun böyle bir ortamda yaşadıklarına kattığı anlam çok önemli. O beyinsel eğlenceden asla vazgeçmiyor. Bu bağlamda bir umut romanı. Bunu vurgulayan bir yönetmenin çektiği filmi izlemek ne güzel olur.- Ufukta yine böyle ironisini tadında bırakan bir roman düşüncesi var mı?- Var. 'Evleniyorum Aşk Sizin Olsun' adında bir roman üstünde çalışıyorum."- Teşekkür ederim.

 

back>>>