DÜNYA ÇIPLAK

Tülay Ferah, ‘Dünya Çıplak’ta farklı kesimlerden, toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan, ergenlik çağını bir türlü aşamamış insanları ironik bir bakışla gözleyerek hepsinin, yoksul ya da zengin fark etmeksizin, dünyayı aynı mantıkla kullandığını söylüyor. Tümü dünyanın seyircisi. Her biri hiç düşünmeden, elindekini tüketerek yaşıyor; yaşadıklarını aklıyla değil duygularıyla yorumluyor; çoğu hiçbir şeyi çözemeyeceği inancıyla
şiddete sığınarak var olmaya çalışıyor.

İstanbul’da doğmasına karşın ancak yirmi yaşında Taksim’e giden,
orada ilk kez hamburger yiyen Songül...
Mutluluğun, daha doğrusu sorgulamadan yaşayabileceği bir düzen kurmasını sağlayacak kızın kendisini beklediği Taksim’e bir an önce ulaşmak için canını dişine takan Kuzey...
Yirmi dört saat aşk gerçeğini sorgulayan Meryem...
Motosiklet tutkunu Uygar...
Sokakta geçirdiği yıl kadar yaş alıp, bu yaş kadar saygı gören, kendisinin yarattığı cehennemde dünyayla dalga geçen İbo...
Tülay Ferah, o her zamanki hınzır diliyle, Taksim’e topladığı gelir düzeyi ve kültürü farklı bir grup gencin trajikomik hikâyelerini anlatırken, her şeye karşın umudun izini sürüyor.

 

DÜNYA ÇIPLAK,ELEŞTİRİ: ATAOL BEHRAMOĞLU

(Cumhuriyet Eki Pazar.)

PAZAR SÖYLEŞİLERİ

Taksim'de kesişen yazgılar...

Ataol Behramoğlu

Yazınsal eleştirinin en çetinlerinden biri roman eleştirisi olsa gerek. Öyle yazacaksınız ki, sözgelimi, katilin kim olduğu anlaşılmayacak...

Önceki gün derste Anna Karenina'yı işlerken, bir ara "Anna'nın intiharı..." diyecek oldum, kitabı ya da kitap hakkında herhangi bir şeyi henüz okumamış olan öğrencilerden şikâyet sesleri yükseldi...

Doğrusu, haksız da değillerdi... Fakat ne yapalım ki Tolstoy'un ölümsüz eserinin yazılıp yayınlanışının üstünden bir ve çeyrek yüzyıldan fazla zaman geçmiş...

Hakkında sonsuzca yazılıp çizilmiş; filmler, oyunlar yapılmış, daha da sonsuzca yazılıp çizilecek, filmler, sahne eserleri yapılacak... Bir başka deyişle, romanın ilk okurlarının ayrıcalığına sahip değiliz. Onlar kitabı (ya da, yanlış kalmadıysa aklımda, Rusya'da âdet olduğu üzere dergide yayınını) okumaya koyulduklarında Anna'nın yazgısının varacağı sonu bilmiyorlardı doğal olarak... Bunu bilmek ya da bilmemek romanı okurken alınacak lezzeti değiştirir mi dersiniz? Romanına göre değişir demek belki de en doğrusu... Yine de yazınsal eleştiriler içinde roman eleştirisinin yukarıda değindiğim türde bir zorluğu olduğuna ilişkin görüşümü değiştirmeyeceğim...

Yazının başlığına gelince, Tolstoy'un kahramanlarını Taksim'de buluşturmak gibi bir niyetim yok... Tülay Ferah'ın son romanı "Dünya Çıplak"tan söz etmek istiyorum... Öyleyse bu uzun önsöz de neyin nesi?

Bunu öncelikle pazar söyleşilerinde benimsediğim anlatım rahatlığının bir sonucu olarak görmenizi dilerim. Fakat neden sanırım sadece bu değil... Tülay Ferah'ın romanının ekseninde de kadın yazgıları var.

Öncelikle de, aynı ülkenin, aynı kentin çocukları olsalar da, iki ayrı dünyanın insanı, hatta iki ayrı gezegenin yaratığı gibi birbirlerinden farklı iki genç kızın yazgısı... Varoşlarda doğup büyümüş Songül ve süper burjuva Meryem. Biri, yaşama ilişkin her şeyi gelecekteki kocasından öğrenmeye programlanmış, pek de güzel denemeyecek bir halk kızı... Öteki, bulunduğu ayrıcalıklı toplumsal konumu sorgulamayı aklından geçirmese de, aşkın ne olup ne olmadığını durmaksızın sorgulayan ve bu arada gelgitleriyle motosiklet tutkunu sevgilisine dünyayı zindan eden, bakımlı ve (romancı pek betimlemese de) herhalde güzel olması gereken bir burjuva...

Tülay'ın kitabının genç yaştaki erkek okurları arasında "Bu kızlardan hangisini eş olarak seçerdiniz" sorusuyla yapılacak bir anketin sonuçlarını doğrusu bilmek isterdim...

Songül ve Meryem, yazgıları Taksim'de kesişse de birbirlerinden habersizler.

Taksim'de yazgıları kesişenler sadece onlar da değil.

Yakışıklı şoför Kuzey, internette tanıştığı Songül'le Taksim'deki randevusuna yetişebilecek mi?

Bunu söylemeyeyim ki siz de benim gibi merak içinde kalın ve içinizden romancıya "buluştur şunları" diye rica edin... Kuzey'le René'nin karşılaşmalarını gizlemeye ise gerek yok...

Bu ilginç karşılaşma, romanının ana eksenindeki "entrika" ile pek ilgili olmasa da sorunsalı bakımından tam bir dönüm noktası... Aşkın ne olup ne olmadığı konusu ile... Meryem bunu belki hiç öğrenemeyecek...

Onun Fransız babası René, Taksim'de sözünü ettiğim bu karşılaşma sırasındaki bir anlık zihin (ve gönül) aydınlanması sırasında öğrendi mi dersiniz?

Sezinledi en azından...

Ve Taksim'de kesişen başkaca yazgılar... Tinerciler, son günlerde çokça sözü edilen çocuk pornosunun potansiyel kurbanları... Arka planlarda ise, birbirlerinden uçurumlarla ayrılmışlarcasına farklı aile yapıları...

Dünyayı bilmem ama, son romanıyla Tülay Ferah, çırılçıplak bir Türkiye fotoğrafı ile karşımızda... l

 

 

 

VARLIK DERGİSİ,GÜLCE BAŞER

Tülay Ferah Söyleşisi

__Dünya Çıplak, herkesin bildiği Kral Çıplak masalına göndermede bulunan bir ad. Roman bir cumartesi Taksim’de bir şekilde birbiriyle yolu kesişen, değişik sosyal katmanlara mensup üç ailenin öyküsü… Bu yaşamların ortak bir özelliği var; birkaç mesele üzerine odaklanmış, derinliği olmayan yaşamlar; sevgi, değerler ve mahremiyet, birer araç, para da amaç ve belirleyici unsur olmuş. Aileler içinde iletişim yok, akrabalık yok, aşk seyredilme tutkusuna dönüşmüş.. Dünyanın çıplak olması, her şeyin bir “edinme mücadelesi”ne indirgenmiş olması mıdır?

__İki bin yılında milemyum çağına Taksim’deki bir restoranın  üst katında girdim. On ikiye beş kala balkona çıktım, meydanı, yolları tıka basa dolduran insanlara baktım. Herkes, hepimiz sanki bir mucize bekler gibiydik, çünkü girdiğimiz milenyüm çağıydı, bu çağında on ikiden başlamak üzere bize bir yansıması olmalıydı. On ikide milenyum çağına girdik, görsellik muthişti ama o anda içime söyle bir korku düştü, zaman bize sahip olduğumuz herşeyi hiç değiştirmeden yine pasladı mı?... Milenyuma girdiğim an, bu çağ bana yeni bir roman düşüncesini armağan etmişti. Yansıma müthişti.

Romanı yazdım şimdi sizinle söyleşiyoruz... Romanımda sosyal yapıları farklı üç aile var. Bu aile bireylerinden bazılarının yolları taksimde kesişiyor. Roman Taksimde başlıyor, geçen zaman süresi üç saat ve Taksim’de bitiyor...  Üç ailenin gelir düzeyi ve eğitimleri farklı olsa da onların  yaşamı yaşam yapan değerler üstüne hiçbir düşünceleri yok... Dediğiniz gibi odaklandıkları konular sadece karın doyurmak ve zamanı gelince kızlarını evlendirmek. Yaşamla ilgili, yaratımla ilgili, varoluşla ilgili hiçbir düşünceleri yok. Hepsinin ortak bir özelliği var, hiçbiri ergenlik çağını geçmemiş.  Durum böyle olunca bir veba gibi düşündüğüm iletişim yok aralarında, akrabalık sadece kan bağı ama bu bağın insanlık adına önemsenmesi için hiçbir şey yapılmıyor, hepsi birbirine yabancı. Aşk ise seyirlik bir oyun gibi. Onların aşkla hiçbir ilgisi yok. Onlar için öncelikli olan evlenecek bir kız ya da koca bulmak, konduların ikinci katını çıkmak, pazarda yeni bir tezgah açmak. Varlıklı ve eğitim düzeyi yüksek olan aile için de aynı durum, aynı bakış açısı var, anne dünyada aşkın yalnız kendisine yakıştığını düşünüyor, kızı ise aşk üstüne kafa yormaktan başka bir şey yapmıyor. Evet bu tablo karşısında romandaki tiplemeler  için yaşam sadece bir ‘edinme’ çabası oluyor.    Sahiplenme, emek verme, düşünme diye bir sorunları yok. 

__Yüzyılımızda “iyice hızlanan” zamanı durdurup yavaş yavaş geriye akıtarak, görünen öykülerin ardındaki öyküleri açığa çıkarmışsınız. Belki zamanı yavaş akıtan yazar değildir de bireysel zamanlarımız gerçekten yavaş akıyordur; bomboş geçtiği için? Geçmişteki benliklerin, bugünkünden daha derinlikli olduğunu görüyoruz üstelik, acaba zaman bu karakterlerin bilinçlerini daraltarak mı ilerlemiş? Rutinlere bağlanan yaşamlar mıdır, çağdaş karakterlerin yüzeyselliğinin bir nedeni de?

__Yirminci yüz yıl  insanlığı akıl çağına, oradan da iletişim-bilişim denen muhteşem bir teknolije götürdü. Hepimiz yarattığımız teknoloji karşısında çıldırdık. Masamızda duran bir ekran ve tuş sayesinde dünyayı gezer olduk. Cep telefonlarıyla fotoğraf çekip, çektiğimiz fotoğrafları anında internet aracılığıyla istediğimize yolladık. Daha bunun gibi çok şey yaşandı. Lazerle kansız ameliyat gibi. Tu tablo muteşem ama bu muhteşem tablo bize inanılmaz bir garabet armağan etti, hemen sıkılmak, sıkıldığımz anda da vazgeçmek ve bir obez gibi bizi sıkmayacak, oyalayacak yeni bir şeyler bulmak ya da bulsunlar diye çıldırmış gibi beklemek. Bu manzara korkunç. Bu hız korkunç. Ama yirminci yüyıl kontrol altına alınabilir bir hızdı ve bu hızın içinde yaratmak vardı, yaratarak varolma bilinci vardı, emekçilerin soylu  savaşımları herşeye anlam katıyordu... Geçmiş kontrol edilebilir bir hızın içinde anlam türetiyordu. Bu anlam çok önemli. Şimdi ise dünya milenyüm çağıyla yeni bir çağa girdi, bu çağın henüz bize neler armağan edeceğini tam olarak bilmiyoruz. Bekleme gibi bir sakatlık var içimizde ayrıca. Eh kontrol edilemeyen bir hızın içine çok sıkılan insanlar ve geleceğimizi beklemenin karabasanı var. Bu nedenle romandaki karakterler iyice yollarını şaşırmış durumda, ama hep yinelediğim gibi bununda farkında değilller...  Çağdaş karakterlerin hiçde çağdaşlığa yakışmayan yüzeyselliği bu. 

 

__Romanın en çarpıcı yanı, birbiriyle sadece internet ortamında iletişim kurmuş iki kişinin doğrudan evlenme niyetiyle tanışacak olması. Bir aşktan, sevgiden söz edilmiyor, oysa bu karakterler bir mantık evliliği için oldukça genç yaştalar. Aşka bu kadar serin durabilmelerinin sırrı, salt yetiştikleri sert koşulların verdiği bir güçlü /mantıklı olma kaygısı mı, yoksa her şeyin metalaştığı bir dünyaya uyum sağlamış bir kuşağa ait olmaları da bir etmen mi?

__Songül ve Kuzey çetleşerek tanışıyorlar ve istedikleri tek şey var evlenmek. Songül aile şiddetinden bunalmış, evlenerek kurtulmak istiyor. Kuzey babası tarafından sürekli dayak yemiş bir genç. O da herkese iyi bir koca iyi baba nasıl olunur göstermek için evlenmek istiyor. Bu nedenle onlar o herkesin aradığı aşka boş vermişler. Aşk acaba, düşünüyor insan milenyün çağında sadece bir fantezi olarak mı kalacak?.. Doğdukları günden beri dayak yiyen iki gencin aşkla bir araya gelmesi çok zor. Onlar kurtuluşu evlendikleri bir dünya içinde görüyorlar, umut ediyorlar. Bu düşünce tarzında da ne mantık var ne de onların dünyaya bakış açılarındaki sığlık nedeniyle metalaşma gibi bir düşlünceleri var. Onlar sadece dayağın olmadığı bir dünyanın içinde yaşamak istiyorlar. Hepsi bu.
  
__Songül, oldukça dar gelirli bir aileden geliyor, yaşadığı evde birey muamelesi görmüyor. Aslında onun yazgısı birinci sınıftayken annesinden işittiği azarla belli oluyor: “Mahallede herkes kırmızı kurdele aldı, bir tek sen alamadın!” Taksim’de ‘evlenmek üzere tanışacağı’
internet arkadaşını beklerken, “Bakacaksın ama baktığın şeyler üstünde düşünmene değmez, […] sen senin olabilecek şeylere bakıp, doğduğun güne şükredeceksin.” Songül’ün evlenme isteğinin altında yatan asıl neden göründüğü gibi ailesinden kaçma /görevini yerine getirme arzusu mu yoksa bilinçdışı bir birey olma umudu mudur?

__Songül annesinin babasının, kardeşlerinin arasında ölüyor. Çünkü onlardan nefret ediyor. Ama nefret ettiğini hiçbir zaman düşünmüyor. Romanda dendiği gibi az dayak yiyen biri olsaydı içinde nefrete benzeyen duygular olabilirdi. Onun dünyası doğup büyüydü ev ve birkaç sokak öteye gidebildiği mahallesi. O bu dünyadan başka bir dünya bilmiyor. Bilmediği için de ne dünya hakkında ne de dünyada olup bitenler hakkında bir düşünceye sahip değil. O tüm çektiklerine karşın doğduğu güne şükreden bir genç kız ve sadece evlenmek istiyor. Yaşamla ilgili başka düşüncesi yok... Onun beyni tembel bir beyin. Birey olma gibi bir düşüncesi ise hiç yok. O bu dünyanın gerçek seyircilerinden biri. Sadece seyrederek yaşıyor. Gördüğü şeyler de onda düşünsel anlamda bir farklılık yaratmıyor. Çünkü songül ve karakterlerin eline kitap alma gibi bir düşünceleri hiçbir zaman olmamış. Roman boyunca eline  kitap alan tek kişi songülün babasıdı, o kitapta da çıplak kadın fotoğrafları vardı.

__Yüksek gelirli bir aileden gelen Meryem ise Songül’ün aksine her şeye sahiptir. Sevgilisinin motosiklet tutkusunu kıskanır, bu yüzden sevgisine inanmaz görünür. Sürekli aşkı arar, sorgular. Babasının annesine duyduğuna benzer bir tutku aramaktadır, başka bir deyişle sırf kendisini sevecek birisini… Çünkü annesiyle babasının aşkının baskın olduğu aile ortamında ebeveynleriyle gereksindiği iletişimi ve sevgi güvenliğini bulamamıştır. Meryem’in bu kadar sorgulamasının nedeni, gerçekten de sevgi ve iletişim hakkında hiçbir şey bilmemesi olabilir mi?

__Meryem birbirine deli gibi âşık bir anne ve babanın kızı. Ama anne öyle bir kadın ki, yaşanan aşk ona göre çocuktan bile korunması gereken bir duygu. Aşk onca sadece iki kişi arasında yaşanır. Bu aşkı korumak için de hiçkimseyle görüşmeye gerek yoktur. Yabancılar aşkı ve mutluluğu kıskanır. Böyle bir ailenin kızı olan Meryem ana ve babanın aşkı yüzünden harcanmış bir evlat. O bu nedenle yanlız büyümüştür. Varlıklı bir ailenin kızı olduğu için de tüm zamanını barlarda, lüks lokantalarda gezinerek, sadece aşkı düşünerek yaşar. Ama bir tek isteği var, ana-babasının aşkı gibi kutsal ve vazgeçilmez bir aşk. Bu düşünceyle aşkı sürekli sorgulayarak sevdiği erkeğin aşkına inanamaz hale gelir, onun motoksiklet tutukusundan nefret eder. Sevgilisi motosikletleri kendisinden daha çok sevmektedir. Özetle Meryem bu dünyada tek başına kalmış bir aşk avcısıdır. Çünkü anasının babasının yaşadığı aşk sırtından hiç kalmayacak bir kamburdur. Bu kamburun tüm yaşamını mahvettiğini çile çekerek öğrenir ama  aşkı sorgulamaktan asla vazgeçmez. Ona göre bu düşünceden vazgeçtiği zaman yaşama tutunacak başka bir düşüncesi yoktur. Evet dediğiniz gibi o sevgi ve iletişimin ne anlama geldiğini bilmiyor. Bilmesi için ona hiçkimse modellik yapmamıştır.

__Kocası erkenden ölünce yetimhanede yetişen Lale kendini oğluna adar. Ütücülük yaparak yetiştirir oğlu Kuzey’i, yaşamında bir tek onu sevmektedir. Onunla tanımlar kendini… Romandaki kadın karakterlerde genel olarak da kendilerini bir erkekle tanımlama eğilimi görüyoruz; Funda, kocası René’nin aşkıyla, Songül gelecekteki kocasıyla… Bu kadınların erkeklerini kendi ölçüleriyle yitirdikleri durumlarda üzüntüden öte bir düşüşe geçmelerinin nedeni bu değil midir?

__Romandaki kadın karakterler dediğiniz gibi bir erkekle varolmuşlar. Bu nedenle varoldukları alan yetersiz ve sınırlı. Erkeklerin onlara yaşa dedikleri alanın içinde hapsolmuşlar. Bu kadınların kendilerine özel bir kadın dünyaları yok. Onların bir tek dünyaları var, kendilerine sahip olan erkeklerin dünyasi... Boğucu bir ortam bu. Kadınlık durumları felaket. Ama onlar böyle bir felaketin ne anlama geldiğini düşünecek kapasiteden yoksunlar. Onlar sadece doğdukları için yaşıyorlar.

__Özellikle dar gelirli yaşamlarda bütün hesaplar net ve ortada: Evlenme çağındaki kız hallice, kendini dövmeyecek bir koca bulacak. Annesi ölen kadın, aklını kullanarak defin giderlerine katılmayacak, koca patronunun gözüne girecek, evlenme çağındaki erkek, sokakta yürürken kimsenin dikkatini çekmeyecek güvenilir bir kadın bulup evlenecek, vs. Burada, yoksul ama gönül sahibi, geleneklere ve aile bağlarına sahip çıkan kesim olarak tanınan, yoksul kesime ait bireyler aslında aralarında hemen hiçbir iletişim ya da bağ bulunmayan bir topluluk olarak betimleniyor. Bunu gelir dağılımındaki dengesizliğin artmasıyla açıklayabilir miyiz? Yoksa aslında kuşaklardır süregelen temel bir yüzeysellik, tüketim çağının artan gereksinimleriyle ayyuka mı çıkmıştır?

__Bu tablo ülkemizde kuşaklar boyunca süregelen temel bir yüzeysellğin son tablosu. Evet yirminci yüzyılda hiçbir şey değişmez savıyla oldukça savaşıldı, bu uğurda iki dünya savaşı çıktı, gençler insanlık, adalet ve hukuk için can verdi, çok acılar çekildi, kendi ülkemde bu uğurda üç kuşak genç neredeyse yok oldu. Şimdi akla şöyle bir soru geliyor biz dünyanın farkındaydık, insanca yaşanan bir dünya için de savaştık ne değişti ki?.. Bu çok tehlikeli bir soru. Ama bu sorunun yirmi dört saat sorulup, yanıtı için kafa yorulması inancındayım. Romanda yaşayanlar için bu dünya onların umurunda bile değil, hatta bir dünyada yaşadıklarının bile farkında değilller. Farkında olsalar en azından ölen yakınlarını gömmek için daha sevecen olacaklar. Oysa romanda bir anne neredeyse toprak üstünde bırakılacaktı, çocukları annelerinin cesedine para yedirmemek için ellerinden geleni yaptılar. Sonuç olarak okumayan, üretmeyen, var oluşunu sorgulamayan,  dünyanın sadece seyircisi olan, yaşadıklarını duygularıyla yorumlayan insanların dünyası, ‘DÜNYA ÇIPLAK’

 

 

CUMHURİYET GAZETESİ,KİTAP EKİ,14 ARALIK 2006

 

Tülay Ferah'la 'Dünya Çıplak' üzerine

'Onlar yaşamda görebildiğim gerçek kahramanlar'

Tülay Ferah bir önceki romanı 'Gidersen Ölmem'de bir genç kızın kent yaşamında ayakta kalmak için verdiği mücadaleyi, terk edilme duygusunu, kaybedilen şeyleri yerine koymak için verilen çabayı, kadın-erkek ilişkilerini derinlemesine incelerken çarpıcı bir yaşam biçimi ortaya koymuştu. Bu konuları biçimlendirirken yalın, doğal, dürüst bir tutumla yazarken tüm romanlarını özgün kılan ironiyle de yumuşatmıştı. Yazar yeni romanı 'Dünya Çıplak'ta da ironik anlatımını devam ettirerek, roman kahramanlarının yaşamlarındaki korkunç trajedileri size bir gülümsemeyle okutuyor. Gerçekler ama tüylerinizi diken diken eden katı gerçekler onun hınzır kalemiyle eli yüzü düzgün bir yapıta dönüşmüş. Ferah'la romanını konuştuk.

Nevra Bucak

-Sevgili Tülay bize sokak çocuklarından söz eder misin? Örneğin romanda bir sokak çocuğunun yaşı, öbürlerinden büyük olsa da, sokak yaşına göre kıdeminin arttığını, bu kıdeme göre çevresindeki çocuklardan saygınlık kazanıp, ondan çekindiklerini anlatmışsın...- Sokak çocuklarını basında potansiyel suçlular olarak okuyoruz. Ama onlar basında okuduğumuz haberlerden çok farklı. Onlarla uzun süre birlikte oldum. Suç işlemiyorlar mı, evet işliyorlar ama bu toplumda aklı başında dediğimiz insanlar da suç işliyor hem de sürekli. Benim için onlar yaşamda görebildiğim gerçek kahramanlar. Bir gece Taksimde sabahlamayı hayal bile edemiyorum. Canınızı ortaya koymak gibi bir şey bu. Onlarla ilk kez buluştuğumda kafamda kötü düşünceler vardı. Ya bana bir şey yaparlarsa duygusu. Onları gördüm. Yaşları dörtle on yedi arasında erkek çocuklar. Gördüğüm an gülmeye başladım. Gözlerine sinmiş, kendileri tarafından seçilmiş olan yalnızlık ve alaysama karşısında yapacak başka bir şey bulamadım. Onlar da gülmeye basladılar. Tek sözcük konuşmadan kahkahalarla güldük. Anlatılır gibi değil o an. Anlamıştım onları onlar da beni. Onlar karşılarında kendileri için ağlayacak, vahlayacak insan istemiyorlar, onlar varoluş nedenlerini sadece kendi özel emekleriyle sürdürüyorlar. Bu emeğin adı da düzenden hiçbir şey istememek. Bu denli derinliğe sahip bir çocuğunun karsında ağlamak kendi varoluşunuzu o an sıfırlamak olurdu. İyi ki bu tuzağa düşmemişim. Yoksa onlarla birlikte olma şansım hiç olmazdı. Daha sonra onları görmeye gelen hayır sever kadınların akıttığı gözyaşlarına iğrenenek baktıklarını gördüm. Boyunlarına sarılıp ağlayan kadınların arkasında bana göz kırptılar. Hatta fısıldadılar, çatlak bir kadın daha geldi. Aramızdaki bağ güçlü gelişti. Yaşantılarını kasıklarını tutarak anlattılar, dinlemeye yürek dayanmaz, ben de onları dinlerken aynı şeyi yaptım. Kendimi onlara sevdirmek için bir gülüş değildi bu, hemen anlıyorlar, her şeyi anlıyorlar, benim gülüşüm bir ömrü, bir ev, bir araba almak için harcayan insanlari gülünç bulma duygusu, bende hep var olan bu duygu sokak çocuklarının tüm yaşam felsefesini oluşturuyor. Onlar düzenin sunduğu her şeyi ellerinin tersiyle itip, mutlak özgürlüğü seçiyorlar. Onlar şu çok büyüttüğümüz yaşamı çoktan çözmüşler. Dört yaşında bir çocuk vardı. Tek isteği vardı kaset yapmak. Devamlı türkü söylerdi. Aman ne acıklı türküler. Söyler söyler, bu şarkı da birilerini yakmış deyip, gülerdi. Gülerdi, o şarkıyı yazana o an acıyarak. Geçen zaman içinde onlarla birlikte olmak bana çok şey öğretti. Gözlerimi kamaştıran bir özgürlük sundular bana. Anladım ki, ben de onlar gibi olmak istemişim hep ama bende sokakta kalacak yürek yok ki. Onlarla tanıştığımdam beri kendimi sevmiyorum. Yaşa gelince, evet yaşı kaç olursa olsun sokakta yaşadığı yıl kadar yaş alıyorlar, bu yaşla orantılı olarak da saygı görüyorlar. Basit bir düzen bu. Ama insanı delirtecek kadar da saygın. - Söz sokak çocuklarından açılmışken, romanın kahramanlarından İbo'nun polis Reha'yı her gördüğünde elini tutup öpmesi, bilinçaltında kilitlenen anne-baba özlemi miydi yoksa?- On altı yaşında bir çocuğun dünyasında annesinden babasından başka kim olabilir ki. Değer vermek anlamında. Anne ve baba iyi ya da kötü olsalar da bu böyle. Ama onun kendi küçük yaşamında çözümlediği büyük bir katı gerçek var, İbo başarılı bir öğrenci ama şunu çözmüş, okuyup adam olunca anası abası daha da gariban olacak. O kadar yoksullar ki, bu yoksulluğu taçlandıracak bir tek şey var anası babası için.. oğullarının okuyup büyük adam olması. İbo çok çalışkan, biliyor o okuyunca büyük adam olacağını ama büyük adam olunca anası babası daha da gariban olacak. Yüereği bunu kaldırmıyor. Bu gerçeğe katlanamıyor, çıkıp gidiyor evinden. Düzen anlamında düşününce çok doğru bir düşünce. Bu denli yoksulluğun olduğu bir ülkede hangi yoksul çocuk okuyup adam olduğunda gerçekten mutlu olur. Sıradışı kötü bir gerçek. İbo anasını babasını çok seviyor. Bu nedenle İstanbul'a geldikten sonra polis Rehay'la arasında saygın bir ilişki oluşuyor. Onu ne zaman görse senin de dediğin gibi elini tutup öpüyor. O el öpüşte onun tüm yaşamı var. Benim ülkemin gerçeği on altı yaşında bir çocuğu yuvasından edebiliyor.

YÜREKLİ BİR KIZ

- Bir de romanın baş kahramanlarından biri olan Songül var. Songül varoşlarda yaşamasına, Taksim'e ilk kez yirmi yaşında çıkmasına karşın, yine de kendini ailesine göre eğitmiş, yürekli bir genç kız. Onun gece yarısından sonra babasından gizli Kuzey'le çetlesmesı bile bunu göstermiyor mu?- Dediğin gibi Songül ancak yirmi yaşında Taksim'e çıkıyor, Taksim'e geldiği anda gürültüden sersemliyor. Oysa Songül İstanbul'da doğmuş. Sanıyorum İstanbul'da doğup da Taksim'i görmeden ölenler çok var. Varoşlarda yaşayanlar İstanbul'a sadece karın doyurmak için geldiklerinden, Taksim diye bir yeri merak bile etmiyorlar. Rastlantıyla yolları düşerse Taksim'i görebilirler. Onlar doğdukları, ölmeyi düşündükleri topraklarından İstanbul'a sürgün edildikleri için Taksim diye bir merakları yok. Taksim ya da başka bir yer. Onların dünyası İstanbul'da karınlarını doyurdukları toprak kadar geniş. Evet Songül de ancak yirmi yaşında Taksim' e çıkıyor. Bu romanda bir kahramanlık olarak sunuluyor. İstediğini elde etmek için gösterdiği büyük bir cesaret oluyor. Bu bağlamda yürekli bir genç kız. Kuzey'le çetleşmesi de öyle. Çünkü ailesinin doğduğu günden beri ona ezberlettiği bir şey var, zamanı gelince evleneceksin. Kız da ne yapsın, yaşı yirmi, evlenmiyor diye her gün başına kakılıyor, o da Taksim'e çıkıp kahramanlık yapıyor.- Romanın bütünü Taksim'de geçiyor. Gençlerin, âşıkların, sokak çocuklarının yaşadığı, buluştuğu, romandaki tiplemelerin birbirini tanımadan bir araya geldikleri yer Taksim. Kanlı, canlı bir Taksim bu, sanki romanın baş kahramanlarından biriymiş gibi. Her şey orada başlıyor. Songül için Taksim romantik bir yer. Bu nedenle oraya gidiyor. Oysa Taksim'in unutulan farklı bir yüzü de var ama Songül bunu bilmiyor. Taksim'i özellikle seçtiğini düşünüyorum, ne dersin?- Evet Songül için Taksim romantik bir yer. Tabii o Taksim diye bir yer bilmediği için bu düşünce ona ait değil. İş yerindeki kız arkadaşı sevgilileriyle devamlı Taksim'de buluştuğu ve Taksim'in romantik bir yer olduğunu söylediği için Taksim'e çıkıyor. Taksim'in unutulan yüzü derken çok haklısın. Taksim'de yaşanan sosyal olayları unutarak, yok sayarak, merak etmeyerek geldiğimiz yeri anlatıyor romanım. Romandaki insanların yaşları ne olursa olsun, gelir düzeyi ne olursa olsun, eğitimleri ne olursa olsun hiçbirinin dünya hakkında bir düşünceleri yok. Hepsi dünyanın seyircisi ve her şeyi sadece duygularıyla yorumluyorlar. Bu duygusal yorumlar nedeniyle hepimiz kapana kısılıp kaldık, düşünsel metin üretemez duruma geldik ve düşünemez olduk. Dünya ayaklarımız altından kayıyor, dehşet içinde seyrediyoruz ama söyleyecek sözümüz yok. Duygularımızı salıp kurtulmaya çabalıyoruz, duygusallık da nereye kadar. Durum vahim. Bu trajedi sanırım milenyum çağının tek gerçeği olacak. Hiçbir yere ait olamamak gibi bir lanetle girdik milenyum çağına. Bir gün sonrasında olacaklar hakkında bile düşüncemiz yok. Gelelim Taksim'e, bence Taksim İstanbul gerçeğini, daha da önemlisi Türkiye gerçeğini kafamıza vuran bir özel kent. Semt demiyorum, başlıbaşına bir kent. Bu nedenle romanda Taksim, dediğin gibi romanımın baş kahramanlarından biri. Yıl bin dokuz yüz yetmiş yedi, televizyon izliyorum siyah-beyaz, birden ekranda bir panzer görüyorum ve panzerin tekerinde altında sarı saçlı bir kadın. Çıldırıyorum. Onlanları herkes biliyor, Taksim o gün Kanlı Pazar'ı yaşıyor. Taksim'de böyle olaylar toplumsal tarihimizi oluşturdu. Hâlâ kafamız attığı zaman Taksim'de birkaç kişiyi sallandııyoruz. Taksim kent yaşamının simgesi olduğu kadar tüm insanlığımızın da simgesi. Orada çok acılar yaşandı. Sindirilmemiş acılar hâlâ beyinlerimizi paralayıp duruyor. Ama Songül bunları bilmiyor. Onun beyni sadece evlenmeye kurgulanmış. Hiçbir şeyi merak etmiyor. O Taksim'deki sindirilmemiş acıları hiç bilmiyor, Taksim'e çıktıktan sonra da AKM'de gördüğü avizelere hayran oluyor. Evlenince bir avizesi olsun diye dua ediyor, avizesi olmadan ölmeyecek. - Evet, Kanlı Pazar'ı anlattığın bölüm için sana teşekkür ederim. Bu katı gerçeği anlatarak unutma denen bir hastalığın gün gün arttığını gösteriyor. Romanın varsıl ailesine gelecek olursak, bu ailenin tek sorunu var, aşk nasıl yaşanır, nasıl mükemmel hale getirilir. Baba bir Fransız, adı René. Karısı Funda'ya yıllar geçmesine karşın tutkulu âşık. Ülkesini terk edip İstanbul'a yerleşecek kadar. Kızları Meryem bu tutku ortamında büyümüş bir genç kız. Annesi babası çok mutlu ama o sevgilisi Uygarı sürekli sınava sokuyor, onun motosiklet tutkusuna katlanamıyor. Meryem'i açar mısın?- Meryem tutkulu bir anne ve babanın kızı. O yaşamında tek şey istiyor, sadece iki kişinin birbirini tamamladığı bir aşk. Bu aşka dışarıdan hiçbir müdahele olmamalı. Ne insanlar ne de hobiler. O ailesinden böyle görmüş. Gördüğü içinde Uygar'ın motosiklet tutukusuna deli oluyor. Bu yüzden acı çekiyor ama asıl acı çekmesinin nedeni hemen yanı başında yaşanan aşkın kendine yük olduğunun farkında olmaması. Bu yük altında o kadar eziliyor ki, romanın sonuna kadar da çilesi bitmiyor. Farkına vardığı zaman dünyaya yeniden gelmiş gibi oluyor ama bu duygusunu hemen es geçip, aşk üstüne başka takıntılar üretiyor. Bu ailenin aşktan başka sorunu yok.

SEVMEKTEN VAZGEÇMEK

- René ilginç, sıradışı bir tip. Karısı Funda'yı çok sevmesine karşın, bir rastlantı sonucu Songül'ün çetleştiği Kuzey'le karşılaşıyor. Bu karşılaşmadan sonra Funda'yı sevmekten vazgeçip ülkesine dönmesini nasıl açıklıyorsun? İnsan bir gün, bir anda sevmekten nasıl vazgeçer?- René dediğin gibi karısına tapıyor. Yirmi dört saat bu kadını düşlüyor. Onsuz geçirdiği bir an bile yok. Paris'e tıka basa Funda'yla gidiyor, Funda'yla dönüyor. Ama Taksim'de Kuzey'le karşılaşıp çok kısa süren bir konuşmadan sonra, Paris'ten yeni döndüğü, karısına özlemle gittiği an Funda diye birini yaşamından söküp atıyor. Sevmekten vazgeçmek, bir anda, neden olmasın ki. İlişkiler başladığı hızla bitiyor. Çok seviyorsanız, bu sevgi sizi rehin alıp,dünyadan soyutlayacak kadar yalnız bırakmışsa sevme duygusu kötülüğe dönüşebilir. René böyle bir duyguyu bir anda yaşayıp, tabii bunda Kuzey'in görüntüsü ve René'ye söylediklerinin de payı var, Funda düşüncesi kendisine alerji yapmış gibi hapşırarak Funda'yı görmek bile istenmiyor. René'nin kaçışı sevmekten vazgeçmek değil, sevmenin bir insanı ne hale getirdiğini görmesi. İnsanın kendini görmesi hiç güzel değil. Bu cümle biliyorsun romanda sıkça geçiyor. - Şimdi romandan öyküye geçmek istiyorum. Senin öykülerin de var ama son dönemlerde sürekli roman yazdın. Bunun belli bir nedeni var mı, yoksa seni öyküden daha çok çeken romanın o büyüleyen uzun soluğu mu?- Haklısın uzun zamandır öykü yazmıyorum. İstiyorum ama nedense öyküye bir türlü dönemez oldum. Altı yıl önce devamlı öykü yazar ve yayınlatırdım. Öykü yazmadan olmaz bir ruh hali. Sanırım artık yaşam üstümde öyle bir yük ki, yaz yaz bitmeyecek gibi. Nedeni bu olsa gerek roman yazıp duruyorum. Öykü yazmak çok eğlenceli. Işık hızında yaşama girip çıkmak ama ben artık yaşama ışık hızında girip çıkamaz oldum. - Söyleşi için teşekkür ederim.- Ben teşekkür ederim Nevra. Dünya Çıplak/ Tülay Ferah/ Epsilon/ 192 s.

 

YENİ ŞAFAK GAZETESİ.

Dünya çıplak Beyoğlu rengarenk

AYŞE ŞAHİNBOY


Tülay Ferah, son kitabı 'Dünya Çıplak'ta İstanbul'un kültür ve renk mozaiğini her gün sokaklarında buluşturan Beyoğlu'na odaklanıyor. Kitap, farklı kesimlerden, toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan insanları ironik bir bakışla gözlemleyerek, yoksul ya da zengin fark etmeksizin hepsinin dünyayı aynı mantıkla algıladığı temelinden yükseliyor. Her biri ayrı dünyaların insanları olan kitabın kahramanları, birbirinin hayatlarına sık sık girip çıkıyor. İstanbul'da doğmasına karşın ancak yirmi yaşında Taksim'e giden, orada ilk kez hamburger yiyen fabrika kızı Songül, romanın esas kızı. Songül'ün internette tanıştığı Kuzey, onun için dünyanın en yakışıklı erkeği ve evlenmek istediği kişi. Bir pazar günü buluşmak için randevulaşıyorlar. Aslında kitabın neredeyse tüm öyküsü, güneşli ama serin bir pazar gününde geçiyor. Vuslat için çıkılan yolculukta hani hep engeller çıkar ya karşımıza; Kuzey de trafik kazası geçiriyor. Ölümden dönen Kuzey, vücuduna atılan dikişlere aldırış etmeksizin Songül'üne kavuşmak için can atarken, adeta 'piyangodan çıkan eş'ini görmeden 'mutsuz evi'ne dönmek istemeyen Songül bekliyor, bekliyor... Bu bekleyiş sırasında Songül Taksim Meydanı'nı tanıyor, yazara kalırsa hayatı tanıyor. Songül, ailesi ile sorunlar yaşayan, onları sevmeyen, inançları zayıf ve popüler kültüre aç biri. Hayatını kendisi kazanan, eve aldıkları internetin parasını dahi babasına ödetmeyen Songül'ün, evinden dışarıda bir tost dahi yemediğini öğrenip şaşırıyoruz. Bu ve benzeri çelişkilerin görüldüğü Dünya Çıplak, konular arası geçişlerdeki başarısı ve akıcılığıyla peşine takıp sürüklediği okuru keşke hayattaki asıllarına daha çok benzeyen kahramanlarla tanıştırsaydı.

 

GERI>>>>